ATLILAR
ATLILAR
Tarih: 16.3.2016 09:56:03
Taylan Özgür KÖŞKER (Güne Özel Hikaye)

 

Yıllar,  yıllar önceydi. Orta Anadolu´da kerpiç evlerden başka hiçbir şeyin olmadığı zamanlardı. Elektrik, televizyon, bilgisayar yoktu. Hava karardı mı erkenden yatılırdı. Ne sinema vardı ne tiyatro. Yalnızca radyo vardı. O da köy odasında olurdu. Bir de muhtarın evinde…

Arada bir gidilen köy odasında oturulur, radyo dinlenirdi.

Gazete ise köye en yakın kasabadan alınırdı.

Kasabaya kimi zaman haftada bir gidilirdi.  Kimi zaman on günde bir, bazen de ayda bir gidilirdi. Ancak kışın kar yağdığı zamanlar bir yere kımıldanamazdı. Aylarca hiçbir yere gidilemezdi. Uzun zaman boyunca aynı gazete okunur, resimlerine uzun uzun bakılırdı. Dünyada olup bitenden böyle haber alınırdı.

 Kasabaya köyün kenarından geçen yoldan yürüyerek gidilirse üç dört saatte varılırdı. Yoldan seyrek geçen arabalardan birine rast gelip el edilirse daha kısa zamanda ulaşılırdı. Oradan bütün ihtiyaçlar, öteberi alınırdı.

Eylül, ekim aylarında tarlalar ekilmeye başlanırdı. Kışlığını, ununu, yağını, peynirini ve bir çuval şekerini, yakacağını aldı mı o evden iyisi yoktu. O zamanlar hiçbir şey bunlardan daha değerli değildi. Ambarlardan, kilerlerden bereket taşardı.

Uzun kış günleri, geceleri boyunca hiçbir şey yapılmazdı. Kışın köyde çalışma olanağı yoktu. O yüzden insanlar evlerinde otururlar, hiçbir yere çıkmazlardı. Yazın, ilkyaz ve güzün çalışırlardı.

Köylüler, kışın bolca dinlenir,  yün yorganların altında uzun uykular uyurlardı. Kalın paltolar giyerlerdi. Sürekli çay, tütün içerlerdi. 

Uzun kış geceleri boyunca güneşli günleri düşlerler, gökyüzüne pencerenin ardından bakarlardı. Gökyüzünü açık havada seyretmeyi özlemle beklerlerdi.

O zamanlar birçok köyde okul yoktu. Okulu olan köylerde ise eğitim sürekli aksardı. İlkyazda, nisan mayıs ayları gelinceye dek bu böyle sürerdi.

Köyde her ev apayrı bir dünyaydı. Bacasından gri dumanlar tüterdi evlerin. Evin ninesi yanan ateşin başında otururdu. Torunlarına sıcacık, tatlı diliyle birbirinden güzel masallar, öyküler, söylenceler, anılar anlatırdı. Ateşin ısısıyla gevşeyen bedenlere mutluluk yayılırdı.

Evde ateşin yanına kıvrılan ve hep uyuklayan bir de kedi vardı.

Evin ninesi, görmüş geçirmişti. Etkileyici, bilge bir kişiliği vardı. Anlattığı olayları ele alışıyla, takındığı tavırla onlara yol gösterirdi. Her konuda onları aydınlatırdı. Nine´nin bu yüzden aile içinde önemli bir yeri ve saygınlığı vardı. Yaşadıkları tüm sorunlara karşı vereceği bir yanıtı,  bir çözüm yolu vardı. Her konuda ona danışılırdı.

Yıllarca çok çalışmıştı. Sabahın en erken zamanlarında kalkmıştı. Süt sağmış, ekmek yapmış, yakacak hazırlamıştı. Tarladan dönenlere kocaman tencerelerde lezzetli yemekler pişirmişti. Çalışıp yorgun argın eve gelenler bu yemekleri iştahla yemişlerdi. Evi her zaman çekip çevirmişti.

Kışlar çok daha çetin geçerdi o zamanlar. Kar yüzünden komşu komşunun kapısını bile çalamazdı. Köylüler, sonbaharın bitiminde bütün erzaklarını sağlamaya çalışırdı. Evin hanımı yağını, peynirini yapardı. Evin erkeği buğday götürüp değirmende öğütüp un yaptırırdı.

Çocuklar battaniyelere sımsıkı sarınırdı. Anneleri onlara hastalanmamaları için bol üzüm pekmezi içirirdi.

Yaşamın  sert yüzünü gösterdiği günlerden biriydi. Doğanın içinde de çetin bir savaşım vardı. Bütün yırtıcı hayvanlar iş başındaydı. Bir şahin, yakaladığı avını önünde bembeyaz karlar üzerinde çengel gibi kıvrık gagasıyla parçalayıp yiyordu. Ateş gibi parlayan gözleriyle arada bir etrafına bakınıyordu. Kurtlar dağ, bayır, ova dolanıyorlar, yiyecek arıyorlardı.  Kimileyin kurtlar evlerin merdivenlerine dek dayanıp geliyordu.

Evin en küçük çocuğu tam kapıdan dışarı adımını atacakken merdivenin başında bir kurtla burun buruna gelmişti.   Çocuk, bu sırada kıpırdayamamış, donup kalmıştı. Kurtla göz göze gelmişti. Kurdun gözleri bir ışık bir közdü.  “Anne  yetiş, merdivende bir kurt var!” diye bağırmıştı. Annesi hemen koşup gelmişti. Çocuğunu kollarından tutarak içeri çekmişti. Kapıyı hızla kurdun yüzüne kapatmış, son anda kurdun saldırısından küçük kızını kurtarmıştı.

 Kış, bütün şiddetiyle sürüyordu. Her yan kar altındaydı. Köy,  bir masal ülkesine dönüşmüştü. Dağlar, yollar,  upuzun ovalar ıssızdı, sonsuz bir aklığa bürünmüştü. En ufak bir leke bile yoktu.

Çobanlar evlerine çekilmişti. Koyunlar, kuzular ağıllardaydı. İnsanın bedenini donduran bir soğuk vardı.

Gece olduğu zaman, dünya, hava, toprak daha bizim, daha yakındı. Pencereler sarı sıcaktı.

 Kar daha da hızlanmış, tipiye çevirmişti. Ateşler yanıyor, bacalardan gökyüzüne doğru gri dumanlar yükseliyordu.  Diz boyu kar vardı. O yıllarda kar bir yağdı mı hep böyle olurdu.

Ocak ayının son günleriydi.  Gaz lambasının fitili kısılmıştı. İçerisi yarı karanlıktı. Uyumadan önce yine masallar öyküler anlattılar. Geçmiş kışlardan, anılardan, sorunlarından söz ettiler. 

Kimileyin de bu anlatılanlar eşkıyalarla ilgili olurdu.  O zamanlar çok eşkıya vardı. Dağ, taş, ova eşkıyalarla doluydu. Köylere atlarıyla giriyorlar, soygunculuk yapıyorlardı. Yol kesiyorlardı.

Gece yarısıydı. Bir grup atlı, kar fırtınası, soğuk dinlemeden yollardaydı. Karda bata çıka güçlükle yol alıyorlardı. 

Köyün girişindeki ilk evi gözlerine kestirdiler.

Tek katlı, kireç badanalı evin ahşap kapısı güm güm vurulmaya başladı.

Evin kadını uyanmıştı. Ne oluyordu acaba? Gecenin bu zamanı kimler gelmişti? Dışarıdan yorgun atların kişneme sesleri geliyordu. Karda ilerlemek yormuştu onları. Burunlarından sesli sesli soluyorlardı.

İn cin uykudaydı. Evin dipteki odasında yatan çocuklar çoktan uyumuştu. Top atılsa duymazlardı. Güm güm çalan kapı sesi onları yalnızca yataklarında bir yandan öbür yana döndürmüştü. Yorganlarına daha da sarındılar.

Evin kadını kapıya gitmeden önce pencereden baktı. Beş altı adam kapıda duruyordu.  Sonra kapıya yaklaştı.

“Kim o! “ diye sordu.

Kalınca bir erkek sesi,

“Aç kapıyı bacım. Tanrı misafiriyiz biz.”

Çok korkmuştu. Aceleyle gitti.  Uyumakta olan kocasına seslendi,

“Kalk adam, kapıya bak,  kapıya vuruyorlar.” dedi. “Dışarıda kapıda atlı adamlar bekliyor. Tanrı misafiri olduklarını söylüyorlar.”

Adam zar zor da olsa uyandı. Kalktı, giyindi. Kapının önüne gelip durdu. Kapıyı açtı.

Atından az önce inmiş olan adam,

“Biz tanrı misafiriyiz. Bizi evinize kabul eder misiniz?” diye sordu.

Ne desin adam?

 

“Buyurun.  İçeri girin.” diyerek kapıyı ardına kadar açtı.  Sonra karısına seslendi.

“Hanım. Ateşi yak. Konuklarımız gelmiş. Onlara yiyecek bir şeyler hazırla. Sıcak bir çorba yap.”

O yıllarda kapıyı kim çalarsa çalsın buyur edilirdi. Meramı içeri girdikten sonra dinlenirdi.

Atlılar, birer birer içeri girdiler. Altı kişiydiler. Hepsi de silahlıydı. Her birinin üzeri çaprazlama fişeklerle doluydu.   Kaşları, bıyıkları kardan bembeyaz olmuştu. Yün çoraplarının üzerine çarık giymişlerdi. Çarıklarını bir bir çözdüler,  sonra teker teker çıkarmaya başladılar.

Evin kadını, çalı çırpıyla ateşi tutuşturdu. Tezekleri tıpkı silah çatar gibi üst üste dizdi.

Tanrı misafirleri, çok üşümüşlerdi. Yanan ateşin çevresine sıralandılar. Uyuşmuş bacaklarını, soğuktan titreyen ellerini, bedenlerini ovuşturmaya, ısıtmaya başladılar. Bir süre sonra yanmaya başlayan tezeklerin yalımları karşısında gevşeyip rahatladılar.

Yeterince ısındıktan sonra karda ıslanmış giysilerini harlı ateşte kuruttular.   Kimisi divanın üzerine oturdu. Kimisi yerdeki minderlere bağdaş kurdu.  Kimisi hala yanan ateşin başındaydı. Ayakta ısınmaya devam ediyordu. Sonra onlar da oturdu.

 Ateşten çıkan alevlerin ışıkları duvarda oynuyordu.

Dışarıdaysa arada bir gelen fırtınanın ıslık sesleri duyuluyordu.

Evin kadını içeri girdi. Bakır bir kazanı ateş yanan ocağın üzerindeki sac ayağına yerleştirdi. Yeniden mutfağa gitti. Elinde sofra beziyle geri döndü. Sofra bezini serdi, bakır siniyi üzerine koydu. Arada bir ocağa gidiyordu. Ateşin üzerinde fokurdamaya başlayan çorba kazanını karıştırıyordu. Odanın içerisi yanmış tezek ve soğan kokmaya başladı.  Genç kadın, oturanlara dönerek,

“Çorba birazdan hazır olur.” dedi. 

“Peki.” dedi atlılardan birisi. Sonra aralarında konuşmaya başladılar. Kıtlıktan, soğuklardan, yırtıcı hayvanlardan söz ettiler.

Evin kadını tabakları, tahta kaşıkları bakır siniye dizerken,

“Çorba hazır.” dedi. Sonra mutfağa gitti.

Evin adamı,

“Sofraya buyurun.” dedi.

Atlılar, çok acıkmıştı. Hep birlikte sofraya oturdular. Evin kadını önlerine yufka ekmek koydu. Tabaklarını sırayla aldı. Kepçeyle çorbalarını dağıttı. Sofranın çevresine dizilmiş olan atlılar çorbalarını höpürdete höpürdete içmeye başladılar.  Karnı doyan yeniden divana kuruluyordu.

Evin kadını sofrayı kaldırdı, ortalığı topladı. Sönmekte olan ocağa yeni tezekler attı. Tezekler, çıtır çıtır sesler çıkararak yanmaya başladı. Bu kez çay suyunu ateşe  koydu. Su, kısa bir zaman sonra kaynamaya başladı.

Bu arada evin yaşlı ninesi gürültüye uyanmıştı. İçeri girdi.

“Hoş gelmişsiniz oğlum.” dedi.

Atlılar,

“Hoş bulduk nine.” dediler.  Ayağa kalktılar.

“Oturun. Rahatsız olmayın.”  dedi.  Nine az ötelerinde bir minderin üzerine ilişip oturdu.

Nine sordu:

“Kimlerdensiniz? Nereden gelip nereye gidersiniz?”

O arada kısa bir sessizlik oldu. Atlılardan bir yanıt gelmiyordu. Kimseden çıt çıkmıyordu. Biraz sonra atlılardan biri evin adamına usulca bir şeyler söylemeye başladı.

Evin kadını, önce nineden başlayıp herkese tek tek çay tuttu. Çaylarını içmeye koyuldular. İçlerinden biri:

Mehmet ağa, dedi. “Bu gece bize bu köyde hali vakti yerinde olan bir ev göstereceksin. Olur mu?”

Mehmet, gençliğinde yaman bir güreşçiydi. Kimse sırtını yere getiremezdi. Kırk yaşındayken evin arkasında kuzuları otlatırken “biraz dinleneyim” demişti. Bir kayanın üzerine oturmuştu. İşte ne olduysa o zaman olmuştu. O kayadan bir soğuk kapmıştı. Hastalanmıştı. O günden sonra eski gücünü yitirdi. Şimdi kırk beş yaşındaydı. Ama yine de diri, canlı bir duruşu vardı.

Evin kedisi incecik sesiyle miyavladı. Uzaklardan bir kurdun uzun uzun uluma sesleri duyuldu. Bir baykuş öttü.

Evin adamı söylenenlere şaşırıp kalmıştı.

Gecenin bir zamanı ne demek oluyordu bu şimdi? Söyledikleri şeyi insanın aklı alacak gibi değildi.

 Ne yanıt vereceğini kara kara düşünmeye başladı.   Doluya koyuyor almıyordu, boşa koyuyor dolmuyordu. Adam da kadın da şaşıp kalmışlardı bu ilginç isteğe.

Evin adamı atlılara doğru bakarak konuşmaya başladı,

“Ben bu köydeki herkesi tanırım, bilirim. Kimisi akrabamdır kimisi hısımlarım. Ben böyle bir şeyi nasıl söylerim.”

Sonra konuşmaya devam etti,

 “Köylüme, komşuma, akrabalarıma zarar gelsin istemem.”  dedi.

O arada nine konuşulanları pekiyi işitememişti. Ancak, atlıların giyim kuşamlarından,  tuhaf davranışlarından, fısıldaşmalarından durumu sezer gibi olmuştu. 

“Oğlum konuklarımız neden söz ediyorlar?” diye sordu.

Oğul, anasının kulağına doğru eğilerek,

“Ana, konuklarımız der ki köyünüzde hali vakti yerinde olan bir evi bize göster. Biz de o eve gidelim. Sonra da…”

“Öyle mi?” dedi nine.  “Ne yapacaklarmış peki?”

“Bu adamlar soygun yapmaya gelmişler. Göstereceğimiz herhangi bir evi soyacaklarmış.”  

 Bunun üzerine evin ninesi heybetle ayağa kalktı. Bastonuna dayanarak yürüdü. Soygunculardan birinin elini tutarak,

“ Hepiniz benimle gelin. Sizi kiler odamıza götürmek istiyorum. ” dedi.

 Eline gaz lambasını aldı. Atlılar da onun peşi sıra yürüdüler.

 Buzdolabı olmadığı için bütün yiyecekler kilerde saklanırdı. Evlik de denilen bu yer için güneş görmeyen, serin bir oda seçilirdi.

 Hep birlikte kiler odasına geldiler. Kiler odasındaki ürünler kusursuzca yapılmıştı.  Oluşturuluncaya dek günlerce emek harcanmıştı. Tenekelerle çökelek, peynir, yağ, bal, pekmezle doluydu.

 Nine elindeki gaz lambasını kilere doğru tutarak,

“Bakın.” dedi. Bu tenekelerde yirmişer kilo yağımız var.  Bu kazanda bolca bal var. Derilerin içinde peynirimiz var.”

Oradan sonra içeriye yöneldi. Atlılar da onun peşi sıra geldi.

“Halı, kilim, yataklarımız var. Benim gelinim halıya kilime çok meraklıdır. Geçenlerde çok güzel hakiki el dokuması bir kilim aldı.

Bakın bir sürü yatağımız var. El dokuma halı. Yünden dokunmuş un çuvalları var. Bunların hepsi de birbirinden değerlidir. Buyurun neyi istiyorsanız alın.”

Atlılar, yarı şaşkınlık yarı hayranlıkla bu heybetli kadına bakıyorlardı. Sözü nereye getireceğini merakla bekliyorlardı. Nine, konuşmayı sürdürdü,

“Siz bu gece bu köyde bizim evimizden daha iyi soyulacak bir ev bulamazsınız. Size gösterebileceğimiz başka bir ev yoktur.”

Bir an hiç kimse konuşmadı. İnsanı tedirgin edici bir süre geçti. En ufak bir ses yoktu. Ortalığa derin bir sessizlik çökmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

Atlılar,  ne yapacaklarını ne diyeceklerini bilemediler. Böyle bir yanıtla karşılaşmayı beklemiyorlardı.  Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Eşyalara, halılara, kilimlere, peynire, bala bir süre baktılar. Ne yanıt vereceklerini bilemiyorlardı.  Bir anlık bir şaşkınlıkla nineye baktılar. Nine´nin bu Anadolu geleneğiyle bağdaşan, içten davranışı karşısında afallamışlardı. Birdenbire öyle utanmışlardı ki… Başlarını öne eğmişlerdi. Ne söyleyeceklerini, nasıl bir tepki vereceklerini bilemeyen ikircikli bir durumda kalmışlardı. Söylediklerine de söyleyeceklerine de pişman olmuşlardı.

 Aralarından birisi,  bütün cesaretini toplayarak,

“Tamam, nine” dedi.  “Çorbanızı içtik  hakkınızı helal edin. Bereketiniz bol olsun. Bizi bu gece buraya uğramamış, bu konuşmaları yapmamış sayın,  bunları söylemedik sayın. Sen bizi kendimizden utandırdın. Yolcu yolunda gerek. En iyisi biz yola çıkalım.”

 Daha sonra bu toprak kadar dirençli, onurlu kadının ellerine sarılarak öpmeye başladı. Ardından diğer atlılar da aynısını yaptı.

Dışarı çıktıklarında lapa lapa yağan kar dinmişti. Evin adamı kapının önüne çıkmıştı.  Atlıları yolcu etti.

Hepsi de birer birer atlarına atladılar.

Atlıların başını çeken adamın atı tırısa kalktı. Elini kaldırdı. Selam vererek atını yola doğru çevirdi.

Dışarıda gökyüzü pırıl pırıldı. Evin karşısındaki köy mezarlığının üstünde kocaman,  beyaz bir topa benzeyen dolunay, ortalığı gün gibi ışıtıyordu. İnsanın iliklerini donduran soğuk,  yerini ılık bir havaya bırakmıştı.

Atlılar, ayın altında köyü çıkıp yollara vurdular. 

/resimler/2016-3/16/1026203987509.jpg

Anahtar Kelimeler: ATLILAR
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
ALLI TURNAM (07 Eylül 2017 - Perşembe)
BOZLAK (02 Ağustos 2017 - Çarşamba)
TEMMUZ ÖLÜMLERİ (05 Temmuz 2017 - Çarşamba)
GÜLMECE (17 Haziran 2017 - Cumartesi)
ŞARLO (03 Haziran 2017 - Cumartesi)
SEN KARIŞMA (08 Mayıs 2017 - Pazartesi)
İLK SÖZLER (02 Mayıs 2017 - Salı)
Söyleşi (20 Nisan 2017 - Perşembe)
BABAM (17 Mart 2017 - Cuma)
KÜLEBİ (07 Mart 2017 - Salı)
SABAHATTİN ALİ (17 Şubat 2017 - Cuma)
KORNA (01 Şubat 2017 - Çarşamba)
YAŞAR KEMAL (21 Ocak 2017 - Cumartesi)
KİTAPLARDAN FİLMLER (31 Aralık 2016 - Cumartesi)
EDEBİYATIN TARİHİ (07 Aralık 2016 - Çarşamba)
BEYAZ TÜNEL (14 Kasım 2016 - Pazartesi)
ŞİİR UYANDIRIR (07 Kasım 2016 - Pazartesi)
GÜL NİNE (23 Ekim 2016 - Pazar)
EDEBİYAT KARIN DOYURUR MU? (10 Ekim 2016 - Pazartesi)
ÖĞRETMENLERİMİZ (22 Eylül 2016 - Perşembe)
HÜSEYİN GÜNEY (06 Eylül 2016 - Salı)
Köy (16 Ağustos 2016 - Salı)
KÜÇÜK KARABALIK OLMAK (29 Temmuz 2016 - Cuma)
KIŞ MEVSİMİ BİR YOL HİKÂYESİ (11 Temmuz 2016 - Pazartesi)
ŞAHMERAN (26 Haziran 2016 - Pazar)
ANLATIM (16 Haziran 2016 - Perşembe)
YAZININ PEŞİNDEN (31 Mayıs 2016 - Salı)
RÜYALARIN PEŞİNDEN (21 Mayıs 2016 - Cumartesi)
FELSEFE NEDİR? (12 Mayıs 2016 - Perşembe)
Kaçan Uykuların Peşinden (04 Mayıs 2016 - Çarşamba)
DENİZ ÖYKÜLERİ (27 Nisan 2016 - Çarşamba)
Çocuklarla (20 Nisan 2016 - Çarşamba)
ÖYKÜ YAŞAMDIR (13 Nisan 2016 - Çarşamba)
HİNDİ´NİN DOSTLUĞU (06 Nisan 2016 - Çarşamba)
EKİN (30 Mart 2016 - Çarşamba)
KIRLANGIÇ (23 Mart 2016 - Çarşamba)
TARLA SİNCABI (09 Mart 2016 - Çarşamba)
Ah Tamara (02 Mart 2016 - Çarşamba)
Altın (24 Şubat 2016 - Çarşamba)
Sayfa:
Reklam

/resimler/2017-10/23/1535079280014.jpg

/resimler/2017-8/6/1412348536800.jpg

/resimler/2017-8/19/1427030074988.jpg

avşa adası otelleri

kutlu creative

/resimler/2017-1/24/1114325571192.jpg 

studio neo

Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Balikesir için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
05:43 07:20 13:03 16:01 18:27 19:52
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar