A. İlhan MOLU “HAYATTAN DAMLALAR”


BABALAR DA MI DEĞİŞİYOR

BABALAR DA MI DEĞİŞİYOR


Değişmeyen hiçbir şey yok günümüzde. Her şey değişiyor...

Babalar da bu değişimden nasîbini alıyor.

İyiye mi, yoksa kötüye mi..?

Olumluya mı, yoksa olumsuza mı yol alıyor bu değişim..?

İşte bu tartışılır.

Babalık duygusu her zaman aynı kalıyor da... Davranış biçimleri, düşünceler aynı değil artık.

***

Bugün “Babalar Günü.” Bütün babalara kutlu olsun.

Biz  “Babalar Günü” filân kutlamazdık.

Sevgiyi bir güne sığdırmazdık.

Biz itinâ ederdik. Annelerimize, babalarımıza, bütün aile büyüklerimize, her zaman ve her şartlarda itinâ ederdik.

Bizim babalarımız farklıydı.

Yarım asır öncesinin değerlerini taşırlardı onlar. Bizleri de o değerlerle büyüttüler.

Bizim babalarımız;    

“Çalışın kazanın... İlle de çok olsun diye dayatmayın. Kararında olsun, helâlinden olsun. Kimsenin hakkına göz dikmeyin ki, kazancınız bereketli olsun” derlerdi.

Günümüzde ise kazandığınız çok olsun da, gerisi ne olursa olsun düşüncesi yaygın hâle geldi maalesef.

“Hadi canım sen de” filân demeyin.

Örnekleri o kadar çok ki etrafımızda.

***

Bizim babalarımız bizlere aile büyüklerimize karşı sevgiyi, saygıyı vefâyı öğrettiler.

Bizler, büyüklerimize dünyanın en değerli varlıkları gözüyle bakar, bir dediklerini iki etmez, hayır dualarını aldığımız zaman da çok mutlu hissederdik kendimizi.

Günümüzde ise dedeler,  anneanneler,  babaanneler ömürlerinin kalan son günlerini huzurevlerinde geçiriyorlar.

***

Bizim babalarımız bizlere dürüstlüğü, sevgiyi, saygıyı, iyi bir birey olmanın ne kadar önemli bir değer olduğunu öğrettiler.

Günümüzde ise, özellikle sosyal medyada, şan şöhret, kolayından kazanma, menfaatcilik...

“Ünlü ol da nasıl olursan ol”, gibi düşünceler, yaygın hâle geldi mâalesef.

Bizim babalarımız bizlere;

Kadınlara karşı saygılı olmayı,

zarif davranmayı, ailenin ve evliliğin ne kadar kutsal bir değer olduğunu öğrettiler .

Davranışlarıyla da örnek oldular.

Günümüzde ise kadına saygısızlık, taciz ve şiddet olayları almış başını gidiyor.

Gazetelerde erkekler tarafından işlenmiş kadın cinayeti haberlerinden geçilmiyor.

Bizim babalarımız bizlere evlilikleriyle de örnek oldular.

Sıcak ve mutlu bir yuvanın nasıl olması gerektiğini gösterdiler.

Günümüzde ise evlilikler,  geçici bir süre için yapılan “emanet evlilikler” hâline geldi.

Evlenen çok... Devam eden yok.

Anne ve babalarıyla birlikte,

evlerinde huzurlu bir şekilde yaşayan çocuklarımızın sayısı gittikçe azalıyor.

Bu değişim çocuklarımızı olumsuz etkiliyor. Aile yapımızın temelleri her şeye rağmen ayakta dursa da... Bu yapıyı yıpratan etkenler günden güne çoğalıyor.

Geçen yıl duyunca şaşırıp kalmıştım. Kırklı yaşlarında evli bir çift, yaz tatili için yurt dışındalar.

Babalarının ölüm haberini almışlar. Anneleri zaten daha evvel rahmetli olmuş.

Kendilerini haberdar eden yakınlarına verdikleri cevap:

“Biz yurt dışındayız, cenazeyi siz kaldırıverin”

İnanılır gibi değil.

On yıl kadar oldu. Yine bir yaz günü bir dostumuz  mağazamıza geldi. Belli ki yorulmuş, kan ter içinde kalmış.

İçerisi serin, klima çalışıyor.

Oturdu. ”Of çok yoruldum” dedi. Soğuk bir şeyler ikram ettik.

Sohbet sırasında;

“Hayrola neden yoruldun” deyince, başladı anlatmaya:

“ Babamın üzerinde kıymetli bir mülk vardı, onun tapusunu almak için uğraştım bütün gün... Hava da sıcak, yordu beni.”

Ben de zannettim ki, babası öldü de mirasla ilgili muameleler için uğraştı.

Baban öldü mü diyemedim,  hoş olmaz diye.

Sordum ; “Baba nerede..?”

Cevap ; “Huzurevinde.”

Şaşırdım kaldım... Bir şey diyemedim.

Denecek çok şey var da ..!

Diyemedim işte.

Bakarmısınız şu işe;

Tapu cepte... Baba Huzurevinde.

İnsanlık nerede..?

Hangi Huzurevi, ömrünün son demlerini yaşayan bir anneye veya babaya, evlâtlarıyla birlikte aynı çatı altında yaşamanın huzurunu verebilir ki..?

***

Bizim hayatımız babalarımızdan öğrendiğimiz değerlerin güzellikleriyle doluydu.

Yıllar önceydi... Kuleli Askeri Lisesi’nde Almanca öğretmeni olarak yapıyordum askerlik görevimi. Rahmetli babam da ömrünün sonuna kadar yaşadığı evi yeni almış, restore ettiriyordu.

Kuleli’ye yürüyüş mesafesinde olduğu için, öğle tatilinde yemeğimi hızlıca yer, “babam ne yapıyor acaba?”  diyerek yanına giderdim.

Eve üç ayrı yoldan ulaşabilirdiniz.

En yakın yol bayağı dik olan,  Havuz başından yukarıya doğru çıkan yokuştu.

Yaz mevsimi olduğu için havalar çok sıcak olur, daha yokuşun yarısını geçmeden üniformamın en sevdiğim parçası olan şapkamı terden ıslanmasın diye çıkarmak zorunda kalırdım.

Bu yüzden de “şapka çıkartan yokuşu” adını vermiştim o dik yokuşa.

Şimdi, ne zaman o yokuştan geçsem, anılar en küçük ayrıntısına kadar yeniden canlanır gözümde... Ve dalar giderim eski günlere...

Eve ulaştığımda,  bahçe bir inşaat alanı gibi dağınıktı.

Babam beni görünce yanına çağırdı, hatırımı sordu... Sonra da dört tane yüz milyon liram olup olmadığını öğrenmek istedi.  O yıllarda, paramızdan henüz altı sıfır atılmadığı için, bugünkü yüz liralar o zamanki yüz milyon liraya eşitti.

Yanımda elli milyon liralıklar falan vardı.

“Olmaz” dedi. “Git ilerideki bakkaldan dört tane yüzlük yaptır getir”.

Yaptırdım, getirdim.

“Kimseye göstermeden şu kum yığınının arkasına bırak” dedi. Bıraktım.

Çalışanlardan birisi parasını kaybetmiş.

Köyünden İstanbul’a para biriktirmek için çalışmaya gelmiş, henüz çocukluktan yeni kurtulmuş diyebileceğimiz yaşta bir genç.  Dört yüz lira onun için önemli bir para.

Epeyce aramış, bulamamış, canı sıkılmış, keyfi kaçmış, morali bozulmuş.

***

Biraz sonra babam sordu.

“Ne yaptın oğlum, bulabildin mi paranı..?”

“Hayır” cevabını alınca da;

“Nereye gider oğlum bu para...  Mutlaka buralarda bir yerde düşürmüşsündür. Gel birlikte tekrar iyice bir arayalım” diyerek bahçeyi biraz dolaştıktan sonra kum yığınının arkasına doğru gitti. Ve yüksek sesle bağırdı:  

“İşte oğlum, bak buraya düşürmüşsün.

Siz gençler de bir tuhafsınız. Doğru dürüst aramasını bile bilmiyorsunuz.”

O gencin sevincini hiç bir zaman unutmadım...

Ve bir de... Babamdan öğrendiğim bu zarif davranışı...

 ***

Babalarımız bizlere,  her şeyin bir “doğru zamanı” olduğunu, doğru zamanda yapılan her şeyin sonucunun da doğru olacağını öğrettiler.

Daha önce de anlatmıştım.

On sekiz yaşını bitirdikten sonra ısrarla arabam olsun istiyordum. Babam ise, “herşeyin zamanı var oğlum” diyerek karşı çıkıyordu.

Bizim yaşımızda olanlar hatırlar. O yıllarda bankalar yılbaşlarında çekiliş yapar, “yılbaşı ikramiyesi” adı altında para dağıtırlardı.

Benim de, şimdi tam olarak hatırlayamıyorum... Herhâlde okul nedeniyle bir  bankada hesap açtırmam gerekmişti. Tesâdüf bu ya, 25.000.-liralık ikramiye de bana çıkmıştı.

Bir Anadol marka araba 24.500.- tl idi.

Sevindim 500.-tl de artıyor, onunla da o zamanlar çok moda olan siyah beyaz kareli kılıflı halojen lâmbalardan alır, ön tampona takarım diye.

Koştum babama, sevinçle

Anlattım durumu.

Sesini çıkarmadı.

Ertesi gün, “gel bakalım” dedi.

Beyoğlu’na doğru gidiyoruz... Çok keyifliyim araba almaya gidiyoruz diye.

Zâten önceden gidip bakmışım, renk beğenmişim.

O zaman Beyoğlu’nda Abdullah Efendi lokantası vardı. Önce oraya uğradık.

Yemek falan görmüyor gözüm, bir an evvel gitmek istiyorum Şişli’deki Anadol bayiine.

Babam oturttu beni karşısına.

Önce, sen bu parayı hak etmek için ne yaptın?” diye sordu,

Sonra;

”Araban olacak, hem de en iyisinden... Ama zamanı geldiğinde ve hak ettiğinde. Senin yaşındaki bir gence çalışmadan gelen parayla alınan araba faydadan çok zarar getirir”

diyerek yemek boyunca bana birçok örnekler verdi.

Şaşırıp kalmıştım. Yemekler boğazıma takılıp kalmıştı âdeta. Çok sevdiğim krem şantili çileği bile yiyememiştim.

***

O an anlamıştım ki, araba hayâlim bir başka zamana kalmıştı.

Babamın söylediklerinden ikna olmuştum olmasına da... Yine de büyük bir hayâl kırıklığı yaşamıştım.

O yıllarda dışarıda yemek yeme âdeti pek yoktu. Babamla birlikte, hem de iyi bir lokantada karşılıklı oturup yemek yemek, sanki büyük bir adam olmuşum gibi gururumu da okşamıştı doğrusu.

İstiklâl caddesinde, “Mayer” isminde toptan satış da yapan tanınmış bir giyim mağazası vardı.

Yemekten sonra oraya uğradık. İhtiyaç sahibi kimsesiz öğrencilere ceket ve pantolon almak için pazarlık yaptı babam.

Daha sonra Yenikapı’ya gittik.

Aksaray’dan sahile doğru inen yol, birçok odun ve kömür deposunun bulunduğu yerdi.

Oradan da yine ihtiyaç sahibi ailelere odun, kömür alındı, yardımlar yapıldı.

“İşte oğlum, şimdi güzel olanı yaptık, para da doğru yeri buldu. Baba olduğunda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksın” diyerek başımı sevgiyle okşaması hâlâ gözlerimin önündedir.

Babamın bu davranışıyla ne demek istediğini şimdi o kadar iyi anlıyorum ki..!

***

Bizler babalarımıza her zaman çok değer verdik... Onlardan da değer gördük.

İstanbul Erkek Lisesi’nde, hazırlık sınıfında okuyordum. 

Öğretmenimiz Herr Unger “kiloları”  öğretirken sorardı sırayla hepimize, “baban kaç kilo” diye. 

“Çekindim 95 kilo demeye de... 80 kilo diye cevap verdim” deyince babama, bir kaç ay içinde inivermişti 80 kiloya.

Öğle yemeklerinde sadece yoğurt ve “arı grissini” denen o incecik galetaları yiyişi hâlâ gözümün önündedir.

***

Bizim babalarımız bizlere bazen mesâfeli dururlardı, bazen de arkadaş gibi davranırlardı.

Yaşadığımız her olaydan da bir şeyler öğrenmemizi sağlarlardı.

Orta birinci sınıfta birçok arkadaşım gibi Ömer Bey’in Almanca dersinden bütünlemeye kalmıştım.

Bir yaz boyu her gün ders aldım... Hem de sıkı bir şekilde çalıştım.

Dört alarak bütünlemeye kaldığım Almanca’dan, sözlü olarak yapılan sınavda bu sefer de “iki” alarak sınıfta kaldım.

Bu nasıl olur derseniz, inanın ben de anlamadım.

İnsan bir yaz boyu çalışır da, dört olan notunu ikiye indirir mi hiç..?

Ömer Bey okulumuzun tek Türk hocasıydı. Kendine has takıntıları olan bir hocamızdı.

Örneğin Übung kelimesini,“Üb-bung” diye vurgulayarak okuturdu...

Hoşuna gider diye sınavda da aynı şekilde okuyunca... Herr Kocher’in bana garip garip bakışı hâlâ gözümün önündedir.

En üzüldüğüm taraf şuydu;

***

Eğer dört verselerdi, ortalamayla sınıfı geçecektim. O zaman öyle bir usûl vardı. Bir dersten  dört alarak kalırsanız, diğer derslerinizin ortalaması “altı”nın üzerindeyse sınıfı geçerdiniz. Benim notlarımın ortalaması çok daha yüksekti.

Babamın müdür beyle görüşmesi de bir sonuç vermemiş, notlar Milli Eğitim’e gönderildi cevabını almıştı.

Bu olay beni çok etkiledi.

Bütün derslerimden geçmişim... Bir dersten bütünlemeye kalmışım... Üstelik de o dersin hocasından bütünlemeye kalmak okulda alışılmış bir şey hâline gelmiş.

Bir yaz boyu çalışmışım ve dört olan notum ikiye düşmüş.

Hayatımın akışı değişmişti... Haksızlığa uğradığımı düşünüyor bir türlü kızgınlığımı ve üzüntümü üzerimden atamıyordum.

Üstelik üzücü bir başka olay daha yaşamıştık.

Aşırı ve âni üzüntüler insan psikolojisinde çok ender görülen etkiler yaparmış ya..! 

Annemin de, o ana kadar bilmediğimiz garip bir olay gelmişti başına.

O kadar üzülmüş ki sınıfta kaldığıma..!

Sonucu öğrendiğimiz günün gecesi hiç uyuyamamış ve üzüntünün şokuyla, kendisini  büyümüş de odaya sığamıyormuş gibi hissetmeye başlamış.

“Öyle büyüdüm ki, kollarım sanki pencereden sokağa taşacak gibiydi.”

“Odanın içinde sağa sola kıpırdayamadan kala kalmıştım.”

“Daha önce benzer bir olayı bir kitapta okuduğum için anlamıştım üzüntüden olduğunu... Panik yapmadan, sâkin sâkin bekledim sabah olmasını” diye anlatırdı annem.

Annemin bu derece üzülmesi beni daha da çok sarsmıştı.

Bir türlü kabullenemiyordum...

“Neden düşünmezler..? Bu çocuğun diğer derslerinin hepsi iyi. Nasıl olur da dört alarak bütünlemeye kaldığı not, ikiye düşer..?”

“Bir konuşalım. Çalışmış mı, çalışmamış mı, anlayalım... Dörtle versek yine geçecek, bir ilgilenelim”

demezler diye de söylenip duruyordum.

Dünyam altüst olmuştu. Her şeyi boş vermiş, başıboş dolaşıp duruyordum.

Yine babam yetişti imdadıma.

Aldı oturttu beni karşısına.

“Bak oğlum” dedi;

“İleriye bakacaksın artık. Hayatta insanların başına her şey gelebilir. Şu söylediklerimi unutma.”

“Diyelim ki haksızlığa uğradın.”

“Haksızlığa uğramak, haksızlık etmekten iyidir.”

“Aldanan olmak, aldatan olmaktan iyidir.”

“Ne kimseyi aldat, ne de aldan.

Ne haksızlık et... Ne de hakkını yedir.

Ama bunlardan biri gelecekse başına, üzen tarafın sen olmadığına şükret.

Haydi, şimdi her şeyi unut da, yoluna devam et.”

Okullar açılınca yoluma devam ettim etmesine de, bu olayın etkisini liseyi bitirinceye kadar üzerimden atamadım.

Ne zaman eski sınıfımın önünden geçsem, içeride arkadaşlarımı görünce içimin sızladığını hissederdim.

***

Okullar açıldıktan sonra, yönetimden göremediğim ilgiyi matematik ve biyoloji hocamız Herr Horn’dan görmüştüm.

“Matematik ve biyolojiyi Almanca okuyorsun, matematiği dokuzla, biyolojiyi sekiz alarak geçiyorsun, sonra da Almanca’dan kalıyorsun.”

Anlaşılır gibi değil, “unsinn” deyişi hep hatırımdadır.

Bir de, beni yıl sonuna kadar hem matematikten, hem de biyolojiden hiç sözlüye kaldırmadan, sözlü notu olarak hep “on” verişini unutamam.

Bir seferinde, bir arkadaşımla birlikte öğle yemeğinden gecikerek girmiştik sınıfa.

Gecikenlere çok kızar, eksi işareti koyardı not defterine.

Herr Horn kürsüde oturuyor, biz de yanında ayakta duruyoruz.

Önce sordu neden geciktiğimizi. Ne söylediğimizi hatırlamıyorum ama birşeyler söyledik.

Yan gözle bakıyorum not defterine, ne yapacak diye.

Önce bir eksi çizdi, sonra bana anlamlı anlamlı bakarak bir de dikey çizgiyle eksiyi artıya çeviriverdi.

O, bana karşı olan bu tavırlarıyla;

“Sen sınıfta kalmayı hak etmedin, ben sana

güveniyorum” demek istiyordu âdeta.

O benim için bir “baba öğretmendi.”

Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yaparken öğrencilerimle olan ilişkilerimde de örnek modelim olmuştu. 

***

Bizler, hayatın ilkelerini, günlük

olayların içinden babamızın bize gösterdiği örnekleri yaşayarak öğrendik.

İlkokul son sınıftaydım. Uçurtma mevsimi gelmişti. Pazar günleri Vatan Caddesi’nde gökyüzü rengârenk uçurtmalarla dolardı.

Çıtalar aldık babamla. Üstü sarı altı beyaz, üzerinde de renkli desenler olan bir uçurtma yapacaktık. En sevdiğim renkti beyaz ve sarı... Üstünde canlı renkler güzel dururdu çünkü.

Babam çıtaların uçlarını kızgın bir şiş ile deldi. Neden herkesin yaptığı gibi çentik açmadık baba diye sorunca, “yaptığın işin hakkını verip sağlam yapacaksın oğlum. Bu lâfımı unutma.”

“Böyle yaparsan şiddetli rüzgâra dayanır... Aksi hâlde sert rüzgârda çıta çatlayabilir” demişti.

Uçurtmanın ipini de sokağımızdaki bakkal Yusuf Ağabey’den değil de, Mısır çarşısı civarında bir yerden almıştık.

Neden buralara kadar geldik de, Yusuf Ağabey’den almadık diye sorunca da;

“Bu mumlu ip. Mumlu ip sağlam olur, uçurtma ipi budur ” diye cevap vermişti.

“Bostan” dediğimiz yerde uçurtmamızı keyifle uçururken, daha önceden tanıdığım,  yaşları benden çok büyük olan serseri takımından gençler de vardı.

Bunlar uçurtmalarının kuyruklarının ucuna dört bir tarafında jilet takılı, artı şeklinde küçük çubuklar takarlar...

Kuyruğun sonundaki püskül sakladığı için jiletler fark edilmez...

Kendi uçurtmalarının kuyruklarını, havada gözlerine kestirdikleri uçurtmanın ipine kazayla olmuş gibi takarlar...

Böyle olunca da, sizin uçurtmanızın ipi kesilir ve gökyüzünden uzaklara doğru kaybolup giderdi.

Siz üzüntüyle arkasından bakarken, onlar da zevkten dört köşe olurlardı.

Gökyüzünde onlarca uçurtma vardı.

Bizim uçurtmamızla takışmaya başladılar, çünkü en gösterişlisi bizimkiydi.

 “Baba jiletleri var” dedim. “Bir şey yapamazlar oğlum, sataşırlarsa derslerini alırlar” diye cevap verdi.

Onlar uçurtmalarının kuyruklarını bizim ipimize takmaya çalışırken, babam da bizim ipimizi onlarınkine sürte sürte, çekip çekip bırakmaya başladı.

İpler zaten rüzgârdan gerilmiş vaziyette. Belli ki, biri diğerini aşındıracak.

Bir süre sonra bizim ipimiz mumlu olduğu için sapasağlam kalırken, onların ipi sürtünmeden dolayı aşınınca, şiddetli rüzgâr iplerini koparttı ve uçurtmaları gözden kayboldu gitti.

O zaman anlamıştım “yapacağın işin hakkını vereceksin” derken babamın ne demek istediğini.

***

Babamı 86 yaşında kaybettik.

Üç ay yoğun bakımda kaldı. Artık konuşamaz, hareket edemez hâle gelmişti. Hep yanında olduk.

Ellerini tutar bırakmazdım.

Bir seferinde bize bir şeyler anlatmaya çalıştı. Bir türlü anlayamadık.

Önceleri kâğıda yazardı anlatmak istediklerini... Sonraları onu da yapamaz hâle gelmişti.

Parmaklarıyla bir beş bir de ikiyi göstermeye çalışıyordu ısrarla.

Sonunda annem çözdü ne demek istediğini. Yeni evlenecek ihtiyaç sahibi bir çifte yedi bin lira söz vermiş... Onu vermemizi anlatmaya çalışıyordu.

“Annem tamam, ben hatırladım çocuklar hallederler” deyince, rahatlayıvermişti.

Ömrünün son günlerinde bile güzel şeyler öğreniyorduk babamızdan..

***

Bizim kuşağımızın babaları, aynı değerleri paylaşmalarına rağmen, hepsi de nev-î şahsına münhasır insanlardı.

Bu, onların İstanbul kültürüyle, ya da Anadolu’muzun bozulmamış değerleriyle yoğurulmuş olmalarının bir sonucuydu.

Onlar, bizleri kendi değerleriyle yetiştirdiler. Babalık görevlerini en mükemmel şekilde yerine getirdiler.

Bizleri güzelliklerle donattılar. 

Hepsi de benzer hikâyeler yaşattılar evlâtlarına, hayatı doğru yaşayabilmeleri için.

Onlar güzel yürekli asil insanlardı.

Bizlere örnek oldular ve zamanı gelince de göçüp gittiler bu dünyadan.

Allah rahmet eylesin... Mekânları Cennet olsun.

Henüz bu dünyada olup, yaşayan babalarımıza da sağlıklı uzun ömürler dileyelim...

Ve onların ne kadar büyük değerler olduğunu hiç bir zaman unutmayalım.

Çünkü zaman değişiyor... Zamanla birlikte değerler de değişiyor.   

Değerlerle birlikte babalar da değişiyor maalesef...

                                 A.İlhan Molu



  • Çarşamba 33 ° / 21 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Perşembe 31 ° / 20 ° Güneşli
  • Cuma 29 ° / 16 ° Güneşli

Balıkesir

08.07.2020

  • İMSAK 03:50
  • GÜNEŞ 05:42
  • ÖĞLE 13:19
  • İKİNDİ 17:15
  • AKŞAM 20:46
  • YATSI 22:29
  • BIST 100

    118.791%-0,46
  • DOLAR

    6,8638% 0,09
  • EURO

    7,7802% 0,56
  • GRAM ALTIN

    400,40% 1,12
  • ÇEYREK ALTIN

    660,66% 1,12