A. İlhan MOLU “HAYATTAN DAMLALAR”


EDE  BALI

EDE  BALI


İlkokul mezunu olduğunu biliyordum. Yaşı da fazla değildi, kırk beşinde ya vardı... Ya yoktu.

Bilecik’te kuyumculuk yapardı.

İki haftada bir İstanbul’a gelir... Çoğunlukla bir gece, bazen da iki gece kalır, siparişlerini verir, alışverişini yapar, tekrar memleketine dönerdi. İsmini kimse bilmezdi, çünkü herkes “Bilecikli” derdi ona.

Yaz tatillerinde, on beş gün tatil yaptıktan sonra Kapalıçarşı’daki atölyemizde çalışırdım.

Türkiye’deki kuyumculara toptan satışlar yaptığımız dönemlerdi.

Anadolu’nun değişik yörelerinden çok sayıda müşterimiz olduğu için, farklı kültürlerden, ilginç, sevecen, nev-i şahsına münhasır dostlar edinmiştik.

O da, onlardan biriydi. Kendine has bir şiveyle konuşur, konuşma aralarında öyle güzel sözler söylerdi ki...

İlkokul mezunu olmasına rağmen ne kadar da güzel konuşuyor diye şaşar kalırdım. Bazı sözlerini de not alırdım.

Birgün, bir meslektaşıyla ilgili dedikodu yapan bir müşterimize döndü;

“Bak arkadaş, sana bir şey söyleyeceğim” dedi...

Sonra da; 

“Gördün görme... Bildin bilme..! Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma..!” 

diye ilâve etti ve, “hadi bana eyvallah” deyip, çekip gitti.

Herkes farkındaydı onun bu özelliğinin.

Davranışlarıyla, sözleriyle herkesin saygısını kazanırdı.

Ne güzel şeyler söylüyorsun diyenlere; “Dedemden öğrendim” diye cevap verirdi.

Sonra da başlardı anlatmaya. “O sadece benim değil, sizin de dedenizdir. Bizim Bilecik’tedir mezarı diye...”

****

İstanbul’un en eski çınar ağacı hangisidir, bilir misiniz..?

Hâni, üzerinde;

“Bu çınar 780 yaşındadır” diye yazar ya..!

Ben söyleyim size... Çengelköy’dedir.

Öyle heybetlidir.... Öyle de etkileyicidir ki..!

Oturun, altındaki çay bahçesine... Bir yandan çayınızı yudumlayın, bir yandan da seyredin, işte o zaman ne demek istediğimi anlarsınız.

Onun gibi üç yaşlı çınar daha vardır İstanbul’da.

Biri Beykoz’dadır.

Diğeri Emirgân’dadır.

Üçüncüsü de Beyazıt meydanındadır.

Hikâyeyi bilirsiniz. Osman Gazi bir sabah namazı öncesi Kuran okurken uyuyakalır. Rüyasında sıkça ziyaretine gidip, öğütler aldığı bilge kişi Şeyh Ede Balı’yı görür.

Ede Balı’nın göğsünden bir hilâl doğar, büyür, dolunay olur...

Sonra Osman Bey’in göğsüne girer, bir çınara dönüşür... Yeşerir, büyür ve öyle bir hâle gelir ki... Dallarının gölgesi bütün dünyayı kaplar.

Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar öbek öbek gelip çınarın gölgesine sığınırlar. Çınarın dallarının altında, dağlar ovalar yaylalar vardır. Ve bir de huzurla yaşayan insanlar...

Bu rüya bir doğumun müjdecisidir.

Üç kıtaya hükmedecek olan, dünya tarihinin en güçlü devletlerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun habercisidir.

Bilge şeyh, Ede Balı böyle yorumlar bu rüyayı.

Bunun için çınar, Osmanlı Devleti’nin simge ağacıdır. Fethettiği ülkelere, şehirlerin, köylerin meydanlarına... Sarayların, köşklerin, camilerin, bahçelerine mutlaka çınar ağaçları diker Osmanlılar.

Bu çınarlar büyür, gelişir, ulu çınarlara dönüşür... Tıpkı küçük bir boy’un genişleyip koca bir imparatorluğa dönüştüğü gibi.

*****

Ede Balı, Osman Gazi’ye önce kızını verir...

Sonra da “Ey oğul..!” diye başlayan öğütlerini...

İki ok ve bir yaydan oluşan o kutlu sancak, Ede Balı’nın öğütleriyle koca bir imparatorluk olur.

Bu öğütlerle yönetilen İmparatorluk, ulu çınarın dalları gibi üç kıtaya yayılır.

Ne zaman ki bu öğütlerden uzaklaşır...

O koskoca imparatorluk, çöküşe doğru yol alır.

****

Der ki Ede Balı;

Bundan sonra öfke bize uysallık sana

Güceniklik bize, gönül almak sana

Suçlamak bize, katlanmak sana

Yanılmak bize, hoş görmek sana...

Geçimsizlikler, çatışmalar anlaşmazlıklar bize... ADALET sana...

Böyle devam edip giden bu öğütler sadece Osman Gazi’ye değil de, daha sonra gelecek olan bütün liderlere de söylenmiştir.

Ey oğul diye başlar... Çünkü bir boy’un soylanıp büyümesine “baş” olacak bir evlâda söylenmiştir.

Ey oğul diye başlar... Çünkü bir atanın bilgeliğiyle söylenmiştir.

Ey oğul diye başlar... Çünkü bir babanın duygularıyla dillendirilmiştir.

Aynı Ertuğrul Gazi’nin oğlu Osman’a:

Bak oğul..!  Beni kır, Ede Balı’yı kırma.

O bizim boy’umuzun ışığıdır.

Terazisi dirhem şaşmaz diye devam edip giden vasiyetinde olduğu gibi.

Tarihimizde öyle şahsiyetler vardır ki...

Onlar ilim sahibidir, irfan sahibidir...

Bilgedir, öğüt verendir, yol gösterendir.

Tarihin akışını değiştirendir.

Ede Balı öyledir, Mevlâna öyledir, Molla Gürâni öyledir, Akşemsettin öyledir... Yunus öyledir... Daha niceleri vardır ki... Hepsi de öyledir.

Onların önünde padişahların başları eğik olur... Akılları mutmain, gönülleri itaatkâr olur.

Çünkü onlar yol gösterendir.

*****

Şeyh Ede Balı, aynı zamanda Ahi Evran Veli’nin kurmuş olduğu Ahilik teşkilâtının da reisidir.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde halkın sanat, ticaret, ekonomi alanlarında yetişmesini sağlayan... Ticâri ve ahlâki kuralları olan, merkezine “İYİ İNSAN” kavramını oturtan bir sistemdir Ahilik.

Kardeşliği ve yardımseverliği esas alır.

Ben, ahiliğin ne olduğunu ilk defa 1960’lı yılların sonunda Kapalıçarşı’da tanıdığım bir Urfalıdan dinlemiştim.

Bilecik’li gibi onunda da ismini bilmezdik. Çünkü o herkese “ahi” diye hitap ettiğinden, herkes de ona “ahi” derdi.  “Ahi” bilirsiniz arkadaş, kardeş anlamına gelir.

Beykoz’da otururdu. Evinde kendine has, başka hiçbir yerde bulamayacağınız lezzette üç değişik kurabiye yapar, kurabiyeleri koyduğu çantasıyla haftada üç gün K.Çarşı’ya gelir, dükkânları dolaşır ve dağıtırdı. 

Dağıtırdı diyorum... O kadar zarif bir insandı ki, para istemeyi kabalık sayar... sizin sormanızı bekler, sorunca da hediyesi şu kadar diye cevap verirdi.

Yaşını başını almış olduğundan ve de usûl âdab bildiğinden tanıyanlar ona saygıda kusur etmezlerdi.

Bize uğradığında, ona çay veya kahve ikram etmek isterdim ki... Biraz otursun, sohbet edelim de, ondan bir şeyler öğrenebileyim diye... 

Eskilerden anlatırdı, ahilikten bahsederdi.

Kendi şivesiyle  “ahîy ahîy” diye diye anlatırdı. 

O kadar çok şey anlatırdı ki...

O anlattıkça ben de çok şey öğrenirdim.

*****

Ahilik teşkilâtını bilenler bilir.

Bilmeyenler için’se sayfa sayfa yazmak gerekir. Eşi benzeri olmayan müthiş bir sistemdir ahilik.

Ben,  günümüzü de ilgilendirdiği için ahiliğin esnaflıkla ilgili bir bölümünü çok önemli bulurum.

Anlatayım;

Ahilikte bir meslek sahibi olabilmek için aşılması gereken üç derece vardı;

Yamaklık ve çıraklık... Kalfalık... Ustalık.

İki yıl çalışan yamak, yeterli bilgiyi edinince, ustasının ve kalfasının birlikte verecekleri kararla ve ailesinin de katıldığı bir törenle çıraklığa terfi ederdi.

Üç yıl süren çıraklık döneminden sonra, mesleğiyle ilgili becerileri kazandığına kanaat getirilirse,

bu sefer de törenle kalfa unvanı verilirdi.

Üç yıl kalfalık döneminin ardından sıra ustalığa gelir, başarılı bir dönemden geçilmiş ise, ustalık törenlerinin hazırlıklarına başlanırdı.

İlkbahar mevsimlerinde yapılan bu törenlerde ahilik teşkilatının şeyhleri, müftü, kadı ve o mesleğin kıdemli ustaları yer alırdı.

Önce müftü efendi ticaret ahlâkı ile ilgili bir konuşma yapar;

Daha sonra ustası,  kalfasına nasihat eder... Âlimlerin sözlerine, ahilik teşkilatının prensiplerine, anne ve babasının haklarına riayet etmezse, halkı kandırırsa, yetim hakkı alırsa hakkını helâl etmeyeceğini söyler, söz alır... Sonra da kalfasına ustalık kuşağını takardı.

Ustasından icâzet alıp kuşak kuşanan kişi, artık “usta” olduğundan, mesleğinin hakkını verir,  kazancının helâl olmasına itinâ eder ve toplumun huzuru için Ahiliğin yedi kuralına da mutlaka uyardı.

*****

Bir yazımda anlatmıştım. Yeri geldiği için bir kez daha anlatalım.

Vaktiyle dul bir kadın, meslek sahibi olsun diye oğlunu keçe külah yapan bir ustanın yanına yamak olarak verir.

Keçe külâh, bilirsiniz keçeden yapılan bir nevi başlıktır.

Bugün bile Balkanlar’da milli bir sembol olarak hâlâ kullanılmaktadır.

Yamak oğlan, birkaç gün işe gider, sonra ortadan kaybolur.

Ustası hem merak eder, hem de endişelenir... “Bizim oğlan hasta falan mı acaba, gidip bir bakayım, belki bir şeye ihtiyacı vardır” diye düşünür ve çalar kapısını.

Kapıyı annesi açar... Usta sorar;

“Hayırdır hanım, bizim oğlan hasta falan mı..? İşe  gelmeyince merak ettim de..!” der.

“Yok, yok” diye cevap verir annesi, “hasta falan değil.”

“Sapasağlam maşallah... turp gibi.”

“İyi de... Öyleyse niye gelmiyor işe hanım..?”

“Niye olacak beyim... Öğrenmiş de ondan gelmiyor.”

Usta iyice şaşırır... “Allah Allah, üç günde nasıl öğrenmiş” diye merakla sorar.

Kadın cevap verir;

“Valla çok kolaymış beyim” der.

“Yünü tepiyorsun keçe oluyormuş, keçeyi sivriltince de külâh oluyormuş.”

Keçe külâhçı önce bir düşünür, sonra bir “Lâ havle” çeker, sonra da;

“Vay eşşek oğlan vay”

“Şuna bak yahû... Üç günde kendi öğrenmekle kalmamış,  anasına bile öğretmiş” diye basar kalayı.

Ben bu “yamak oğlan” hikâyesini ilk duyduğumda çok sevmiştim. Tanıdık gelmişti bana.

Ne dersiniz..?

Size de tanıdık gelmedi mi..?

Bugün de etrafımızda birçok yamak oğlanlar yok mu..?

Var... Hem de çok var. Her meslekte var bu “yamak oğlan”lardan...

*****

Ahilik kurallarına göre, ustalığa hak kazanan kişi, bugün olduğu gibi, istediği zaman ve istediği yerde dükkân açamazdı.

Sisteme göre, hangi semtte ne kadar nüfus var... O nüfusa göre her meslekten kaç iş yerine ihtiyaç var, bunlar belliydi. Daha fazlasına izin verilmezdi.

Ancak, o meslekte bir dükkân kapanırsa... Ya da yeni bir dükkâna ihtiyaç duyulursa, o zaman kurallara uymak kaydıyla açabilirdi kendi işyerini.

Böylelikle haksız rekabet olmaz, hem esnafın, hem de müşterinin hakkı korunmuş olurdu.

O yüzden de, kendi kurallarını disiplinli bir şekilde yürüten ahilik düzeni sayesinde günümüzde hemen hemen her meslekte karşımıza çıkan, bu “yamak oğlanlara” o dönemlerde rastlanmazdı.

*****

Ahiliğin prensiplerinden biri de yardımlaşmayı sağlamaktı.

Örneğin;

Başka hiçbir toplumunda görülmeyen “sadaka taşı” diye isimlendirdiğimiz bir yardımlaşma usûlümüz vardı.

Yaklaşık bir buçuk metrelik sütunlar şeklinde olan bu sadaka taşlarını çocukluğumuzda eski semtlerimizin köşe başlarında görürdük.

Hâli vakti yerinde olanlar, içi oyulmuş sütun şeklindeki bu taşların içine para bırakırlar...

İhtiyaç sahipleri de sabaha karşı bu paradan ihtiyacı olduğu kadarını alır, kimse ihtiyacından fazlasını almadığı için de, taşın içinde her zaman bir miktar para bulunurdu.

Zaman içinde bu taşlar yok oldular.

Bazı eski semtlerimizde tek tük kalanlar ise, birkaç yıl evvel toplanıp bir sergiyle halka tanıtıldılar... 

Nasıl bir şey olduğunu merak ederseniz, son kalan örneklerinden birini Eyüp Sultan Camii’nin dış kapısının yanında görebilirsiniz.

Bir de “Zimen defter”imiz vardı.

Bakkal, kasap, manav gibi esnafın veresiye defterlerindeki borçların kime ait olduğu bilinmeden... Kim tarafından ödendiği de söylenmeden karşılanmasına dayanan bu güzel geleneğimiz neyse ki, günümüzde bazı hayırseverler tarafından hâlâ sürdürülüyor.

Ekmek biz Türkler için en kutsal yiyecektir. En önemli besin kaynağımızdır.

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” sözünden yola çıkan ahilik anlayışının, yardımlaşma kültürümüze kazandırdığı bir gelenek de “askıda ekmek” usûlüdür.

Günümüzde bazı fırınlar tarafından hâlâ uygulanan bu usûl, vakti zamanında başka ülkelere de esin kaynağı olmuştur.

Bilirsiniz, kahve İtalya’ya ilk defa Osmanlı ile ticaret yapan Venedik’li tacirler tarafından götürülmüştür.

Venedik’te açılan kahvehanelerde, Türk kahvesi adıyla satılan bu lezzetli içecek,  o zamanın zor şartlarında İstanbul gibi uzak bir yerden geldiği için pahalı bir üründü.

Bu yüzden de herkes tarafından içilememekteydi.

Venedikli tacirler, İstanbul’da gördükleri,  ahilik anlayışının ikramı olan  “askıda ekmek” usûlünü, İtalya’daki kahvehanelere taşıdılar.

Böylelikle askıda ekmek, İtalya’da “askıda kahveye” dönüştü.

Bu yardımlaşmaların en güzel tarafı, insanların birbirlerine olan sevgisini, saygısını arttırmasıydı.

*****

Ahilik öylesine derinlikleri olan bir konudur ki... Öyle kısa bir yazıya filân sığdıramazsınız onu.

Hele Ede Balı’yı sayfalar dolusu kitaplar yazsanız, yine de tam olarak anlatamazsınız.

Dün akşam, televizyonda 92 yaşındaki bir annemizin Corona tedavisi gördükten sonra iyileşip hastaneden uğurlanışını izledim.

Alkışlar arasında ve çiçeklerle gönderildi evine.

Doktorların, hemşirelerin, bütün çalışanların mutluluklarını görmeliydiniz.

Hepsi de çok sevinçliydiler.

İyileşen yaşlı annemizin doktorlara, hemşirelere ve diğer çalışanlara teşekkür ederek vedâ edişini görünce;

İşte “bizim insanımız” dedim...

Sonra... Birkaç gün evvel izlediğim bir haberde, Corona salgınından dolayı, Avrupa’nın birçok ülkesindeki yaşlıların gözden çıkarılıp,  ölüme terk edildiklerini düşündüm.

Daha sonra da, Ede Balı’nın;

“Ananı sev, atanı say... Bereket onlardadır”  sözünü hatırladım.

*****

Ne büyük bir tezat..!

Bir tarafta, zorda kalınca yaşlılarını ölüme terk eden bir medeniyet...

Diğer tarafta, büyüklerini huzurevlerine yerleştirmeyi bile ayıp sayan bir zihniyet..

Bakmayın siz bizim insanımızın zaman zaman yaptığı abuk sabuk davranışlarına... Bakmayın öyle Corona günlerinde filân tıklım tıklım sokakları doldurduklarına.

Yeri geldi mi bambaşka birileri oluveririz biz. Şefkatli oluruz, yardımsever oluruz.

Cömert oluruz... Mert oluruz, yiğit oluruz. Bazen da çılgın oluruz.

Ne komşularımızın maskelerine el koyarız... Ne onlara zor günlerinde sırtımızı döneriz...

Ekmeğimizi bölüşmekten de çekinmeyiz.

Çünkü böyle davranmak bizim kültürümüzde;

İnsanlıktır, âlicenaplıktır, âtıfettir.

Bunlar bize, Ede Balı’lardan, Mevlâna’lardan, Yunus Emre’lerden kalan emanettir.

*****

Ede Balı’nın 120 yıl yaşadığını  Bilecikli’den öğrenmiştim..

İlginç bir insandı Bilecikli... Tanımayanlar, onu ya araştırmacı, ya da tarihçi filân sanırdı.

Tam bir Ede Balı sevdalısıydı.

Her karşılaşmamızda, “gel sana dedemden bahsedeyim” der...

Anlatırdı da, anlatırdı... Öyle anlatırdı ki, ben usanırdım da, o usanmazdı.

“Bu öğütler sâdece bizi yönetenlere değildir... Hepimizedir. Benim dükkânımın başköşesinde asılıdır” derdi.

*****

Ede Balı;

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” der.

“İnsanı yaşatmanın yolu;

Irk... din... cinsiyet... makam... mevkî gözetmeksizin... Herkese âdil davranmaktan geçer...”

Devlet, “İnsan sevgisiyle... İlimle irfanla... Tevâzu ve sabırla... Edeple, kanaatle ve cömertlikle yönetilirse yaşar” der.

O bir mutasavvıftır, o bir akıl hocasıdır, o bir bilgedir.

Üstelik de, yaşadığı zaman dilimi, Avrupa’da, Ortaçağ karanlığının hüküm sürdüğü dönemdir.

“Ey oğul” diye başlayan sözleri sâdece Osman Gazi’ye söylenmemiştir.

Onun şahsında, bu topraklara gelecek bütün liderlere söylenmiştir.

Bilecikli’nin dükkânında asılı olan öğütleri,  bütün duvarlara asmalıyız.

Yönetenlerin de, yönetilenlerin de...

Güç sahiplerinin de, sıradan insanların da... 

Bu topraklarda yaşayan hepimizin de “gönül duvarlarına” asmalıyız.

Çünkü;

Onlar doğru yolu gösteren sözlerdir.

Onlar bize lâzım olan öğütlerdir.

A. İhsan Molu 19 /04/2020



  • Cumartesi 33 ° / 20 ° Parçalı bulutlu
  • Pazar 34 ° / 20 ° Güneşli
  • Pazartesi 36 ° / 20 ° Güneşli

Balıkesir

04.07.2020

  • İMSAK 03:46
  • GÜNEŞ 05:39
  • ÖĞLE 13:18
  • İKİNDİ 17:14
  • AKŞAM 20:47
  • YATSI 22:31
  • BIST 100

    115.748%-0,99
  • DOLAR

    6,8672% 0,21
  • EURO

    7,7212% 0,23
  • GRAM ALTIN

    392,38% 0,27
  • ÇEYREK ALTIN

    647,427% 0,27