A. İlhan MOLU “HAYATTAN DAMLALAR”


HESAPSIZ HESAPLAR ve UÇUP GİDEN KUŞLAR

HESAPSIZ HESAPLAR ve UÇUP GİDEN KUŞLAR


Eski tarihli gazeteleri okumak benim için ayrı bir önem taşır.

Okuduğunuz haberin, geçmişle günümüz arasındaki ilişkisini doğru kurabilirseniz eğer, bilgi dünyanıza çok şey katmış olursunuz.

Ve hattâ çoğu zaman da, bu ilişkilerden ders çıkarırsınız.

Yine öyle oldu.

Birkaç gün önce 1959 tarihli bir gazete geçti elime.

Saraçhanebaşı’ndaki belediye binası inşaatının hızla devam ettiğini...

Istanbul’un nüfusunun ileriki yıllarda artacağı düşünüldüğü için, binanın üç milyonluk şehire göre inşa edildiğini yazıyordu.

Sekiz kattan oluşan bina, on beş milyon liraya mal olacak ve toplantı salonunda tam bin iki yüz âza oturabilecek diye de devam edip gidiyordu haber...

İlginç değil mi..?

Bir buçuk milyon olan Istanbul’un nüfusu iki misline çıkabilir diye düşünmüşler, hesabı da ona göre yapmışlar...

İnsan kendi hesabını yapıyor yapmasına da..!  Bir başka hesap da gelip sizin hesabınızı bozuveriyor.

Bu sefer de öyle olmuş. Evdeki hesap çarşıya uymamış.

Sonraki yıllarda gelen iktidarlar, bütün yatırımları, teşvikleri, destekleri Istanbul’a verince...

Hâni bir depoya oluk oluk su akar da, sonra artık kabına sığmaz olup etrafa kontrolsuz bir şekilde yayılır gider ya..!

İşte, aynı onun gibi insanların akın akın Istanbul’a göç etmesiyle şehir artık kendine yetmez olmuş...

Yan mahâlleler, derme çatma gecekondular, adına apartman dediğimiz şekilsiz, biçimsiz çirkin yapılar, Istanbul’un yüzlerce yıl içinde oluşan estetiğini, kültürünü, değerlerini yerle bir edivermiş.                      

****­***

Belediye binasının yapıldığı günleri  çok iyi hatırlarım. Her sabah okulumuzun otobüsüyle önünden geçerdik.

Otobüsümüz Saraçhane’ye gelince çalışmaları daha iyi görebileyim diye, sağ taraftaki koltuklarda oturmayı tercih ederdim.

Bir gün yengeme çok ısrar etmiştim, beni Saraçhane Parkı’na götürsün de, inşaattaki çalışmaları uzun uzun seyredebileyim diye.

Birlikte gitmiştik.

Bir yandan parkta oturup çok sevdiğim fındıkla kuru üzümü yerken, diğer yandan da çalışan işcileri seyredip durmuştum...

Eve dönerken de,  o sıralarda yapımı devam eden Yusufpaşa Camisi’nin önünde durup, taş ustalarının çalışmalarını seyretmiştik.

Taşları yontarken çıkan “çak çak” sesleri çok hoşuma gitmişti.

Çocuk yaşıma rağmen, bu “çak çak”ları dinlemekten büyük keyif almıştım.

****­***

Biri yüksek diğeri alçak, iki dikdörtgen prizma bloktan oluşan belediye binası,  önündeki havuzu ve girişindeki aslan heykeliyle insanları etkileyen bir görünüme sahiptir.

Sonradan öğrenmiştim;

Bu aslan heykelini, Kadıköy’deki boğa heykelini ve Sabancı Müzesi’ndeki at heykelini Sultan Abdülaziz kazandırmış Istanbul’a.

Abdülaziz’in ölümüne kadar Beylerbeyi Sarayı’nda duran aslan heykelinin son durağı Belediye binasının önü olmuş.

Yine sonradan öğrenmiştim, binanın 26 Mayıs 1960 da açıldığını ve ertesi günü 1960 darbesi olduğu için dönemin belediye başkanının yeni binada ancak yarım gün görev yapabildiğini...

****­***

Son yüzyıldaki şehircilik serüvenimizi biraz incelerseniz eğer, Saraçhâne Meydanı’nı oluşturma gayretlerinin ve oraya oturtulan o devâsa belediye binasının neleri yok ettiğini kolayca görürsünüz.

Tarihi ve mimari değerleri çok yüsek olan;

Yola engel olmadığı hâlde yıkılan Firuzağa Mescidi...

15. YY’dan kalma Çandarlı İbrahim Paşa hamamı ve çeşmesi...

Mimar Ayaz Câmisi...

Baba Hasan Mescidi...

1491 yılından kalma Oruçgazi İsmail Ağa Mescidi...

1480’li yıllarda yapılan Karagöz Mescidi...

Saraçhâne Mescidi ve daha benim aklıma gelmeyenler...

Ayrıca, sivil mimarimizin en güzel örneklerinden, ahşaptan yapılmış eski Istanbul evlerinin oluşturduğu koskoca bir mahâlle...

Ve birkaç yüzyıl içinde oluşmuş kültür dolu bir şehir dokusu...

Birçoğu beş yüz yaşını geçmiş olan bu değerlerin yerinde şimdi yeller esiyor diyeceğim de..!

Esen yellere de o devasa görünümlü Belediye binası izin vermiyor maalesef.

****­***

Bilirsiniz, Şehzâdebaşı Camii için, Mimar Sinan, her ne kadar “benim çıraklık eserimdir” dese de, aslında bir şaheserdir ve Sinan’ın başyapıtlarından biridir.

Istanbul’un bütün önemli camilerine bakın... Hepsi de şehrin birçok yerinden rahatça görülebilecek noktalara yapılmıştır.

Çünkü camiler sâdece ibâdet yerleri değil, aynı zamanda şehrin silûetini oluşturan sanatsal yapılardır.

Süleymaniye öyledir... Fatih öyledir...

Beyazıt öyledir... Daha birçok câmimiz öyledir...

Ama ne yazık ki, Şehzadebaşı Câmisi artık öyle değildir.

Çünkü, Istanbul’un silûetine en güzel görüntüyü Marmara Denizi tarafından veren Sinan’ın bu değerli eseri, Belediye Binası tarafından perdelenmektedir...

Yine mimari yönüyle büyük değer taşıyan Ankaravî Mehmet Efendi Medresesi de, o büyük binanın arkasında ezilip kaybolmuştur.

Şehri geliştireceğiz derken Istanbul’un estetiği ve tarihi göz ardı edilmiştir.

Halbuki;

Kültürel zenginliğiyle kadim bir şehir olan Istanbul’da, o güne kadar, hiçbir büyük bina, mimâri değeri olan bir başka binanın görüntüsünü engelleyecek şekilde inşa edilmemiştir.

Bırakın büyük binaları, eski Istanbul’dan kalıp da, bozulmamış olan sokaklara bakarsanız eğer, evlerin hepsinin birbirlerine uyumlu bir şekilde yapıldığını görürsünüz.

Özellikle Boğaziçi’nin eski semtlerinde hiçbir ev, bir diğerinin manzarasını kapatmaz. Çünkü, o dönemin anlayışına göre önemli olan, bütün bir mahâlle halkının hep birlikte huzur içinde yaşamasıdır.

Hiç dikkat ettiniz mi..?

Sanat eserleriyle dolu olan Floransa’nın, ne Signoria Meydanı’nda, ne de şehrin merkezinde bir tane bile ağaç yoktur.  Çünkü mimarî eserler şehrin en değerli süsleridir ve önleri kapanmamalıdır.

****­***

Hatırlarsanız, “Istanbul aziz... Ya biz..?” başlıklı bir yazı yazmıştım.

Istanbul’un şehir plânlaması için görevlendirilen, 1909 yılında Anvers

Şehrinin planlama yarışmasında birinciliği kazanan...

1928 yılında Paris’in şehir düzenlemesini yaparken olağanüstü gayretle şehrin orijinal dokusunu koruyan M.H Prost, aynı amaçla görevlendirilmesine rağmen, ne yazık ki aynı hassasiyeti Istanbul için göstermemiştir.

İyi niyeti için hep bir neden arasam da, aralarında Mimar Sinan’ın da eserleri bulunan elliden fazla sanatsal yapının yok edilmesi...

Yol açılacak bahanesiyle, geleneksel Türk konut mimârîsinin en özgün örnekleriyle oluşmuş sokakların ortadan kaldırılması...

Buna rağmen şehirde doğru dürüst bir meydan bulunmaması...

Ve özellikle Haliç’teki yalıların, küçük sarayların yıkılarak, sanayi bölgesi ilân edilmesi bende hep bir art niyet düşüncesi oluşturmuştur.

Düşünsenize;

Avrupalılar’ın Golden Horn diye isimlendirdiği Haliç’in yalılarını, küçük saraylarını yok edip, o güzel kıyıları sanayi bölgesi ilân edeceksin...

Zaman içinde atıklardan oluşan bir foseptik çukuru hâline gelmesine sebep olacaksın...

Biz de bu çalışmalarda iyi niyet arayacağız.

Bu biraz fazlaca saflık olmaz mı sizce de..?

Ne dersiniz..?

  ****­**

“Ne güzel bir yere yapıldı. Biraz ileride Bozdoğan kemeri, karşısında Şehzâdebaşı Camisi, az ileride Kapalıçarşı, diğer tarafta Fatih Camisi...  Tam da tarihi dokunun içinde. Bundan güzel yer mi olur..?”

diye düşünmek mümkünse de..!

Ben Belediye Sarayı binasının konumunu yanlış bulurum.

Bizim planlamacılarımız, Prost anlayışının etkisiyle Belediye binasını yanlış yere konumlandırdılar diye düşünürüm.

Zâten 1950’li yıllar,  bir kültür mozaiği olan Istanbul’un, özellikle de Osmanlı Dönemi’nden kalan eserlerinin, istimlâklerle allak bullak edildiği bir dönemdir...

Istanbul, Istanbul olalı böyle yıkım görmemiştir.

Dünyada eşi görülmemiş bir mimâri kıyımdır bu.

Adnan Menderes’in;

“Yol oradan geçecekse o câmiyi yıkarım” sözüyle her biri sanat eseri olan elli dört câmi yıkılıp yok edilmiştir.

Elli yıl sonraysa, bir zamanlar yıkımlarla târumâr edilen Istanbul... Bu sefer de, çok sayıda gökdelenler yapılarak zulme uğramıştır.

Ne diyelim...?

Yıkarken de bozmuşuz, yaparken de..!

Allah beterinden saklasın.

****­***

Türkiye’ye, kimi şehir plânlaması uygulamak için, kimi arkeolojik kazılar yapmak için gelen...

Kimi de, bazı eserlerimizi restore etmek için izinli olarak yurtdışına götüren birçok Avrupalı’nın iyi niyetlerine hep temkinli yaklaşmışımdır.

O kadar çok, paha biçilemeyecek tarihi eserimiz var ki bugün Avrupa müzelerinde sergilenen...  Ya da yurtdışındaki özel koleksiyonları süsleyen...

Bunların, bazı padişahlar tarafından hediye edilenleri hariç ki, buna da bir anlam verememişimdir...

Geri kalanları maalesef Türkiye’den ya gizlice kaçırılmışlardır...

Ya da incelenmek veya restore edilmek bahanesiyle izinli olarak yurt dışına çıkarılmış olmalarına rağmen, iade edilmemişlerdir.

Kısacası, o şekilde veya bu şekilde bir hırsızlık sonucu elimizden alınıp götürülmüşlerdir.

Bugünlerde gündemde olduğu için Ayasofya’dan bir örnek vereyim.

Ayasofya’nın haziresindeki, Mimar Sinan’ın yaptığı 2.Selim türbesini bilirsiniz.

Türbenin sağında ve solunda bulunan ve altmışar adet çok değerli 16. Yüzyıl İznik çinisinden yapılmış iki panodan sağ taraftaki, sanat eserlerimizi restore etmek için 1882 yılında Istanbul’a gelen Fransız Albert Dorigny tarafından, restore edilmek üzere Fransa’ya götürülmüş...

Sonra da ne yazık ki, orijinalleri Fransa’da bırakılarak, yapılan taklit çinilerden olusan pano  türbeye monte edilmiştir.

Ve öyle de hafife alınarak yapılmıştır ki bu sahtekârlık... Yakın zamanda yeniden restore edilmek için çini pano tekrar sökülünce, çinilerin Fransa’da kopyasını yapan firmanın damgası ortaya çıkıvermiştir.

Orijinalleri nerede derseniz, onu da söyleyeyim.

Orijinalleri Paris Louvre

Müzesi’nin İslâm eserleri seksiyonunda;

“Ayasofya’da bulunan 2.Selim türbesinin muhteşem 16. Yüzyıl çinileri”

Etiketiyle pervasız bir şekilde ve hiç de utanç duyulmadan sergilenmektedir.

Bu, her yönüyle hayranı olduğumuz Batı’nın, üstelik de sanatla uğraşan romantik ruhlu ve duygusal olması gereken insanlarının bizden çalarak götürdükleri sayısı bilinemeyecek kadar çok tarihi eselerimizden sâdece bir tanesidir.

Bugün binlerce yerli ve yabancı turistin ziyâret ettiği Ayasofya’daki türbeye giderseniz eğer, kapısında asılı levhada şu yazıyı okursunuz:

“Osmanlı Devleti döneminde 1882- 1892 yılları arasında, Fransız Albert Dorigny tarafından yapılan restorasyon çalışmaları sırasında, burada bulunan altmış adet çiniden oluşan şaheser pano, restorasyonu yapılmak üzere Paris’e götürülmüş, ne yazık ki, yerlerine Sevr’de yapılan taklitleri getirilerek monte edilmiştir.”

“Bu, hem güveni kötüye kullanmaktır, hem de apaçık bir sanat hırsızlığıdır.

Şu anda önünde durduğunuz çiniler, Paris’teki Louvre Müzesi’nde bulunan asıllarının taklitleridir.

Zâten sağdaki ve soldaki, biri orijinal, diğeri taklit olan iki panoya da bakarsanız... Taklit olanın yüz yıl içinde matlaşıp soluklaştığını görürsünüz.

Orijinal olanı ise, beş yüz yıldan beri ilk yapıldığı günkü gibi pırıl pırıl durmaktadır.

Ben kapının yanındaki o levhaya şunu da eklemek gerekir diye düşünürüm;

“Bizim medeniyetimizde türbeler,  sanatın ölümle hayat bulduğu mânevî yapılardır.”

“Bu olay, sâdece güveni kötüye kullanmak değildir... Bu olay sâdece bir hırsızlık örneği de değildir.”

“Bu olay aynı zamanda, büyük bir sahtekârlıktır ve görevi sanatı korumak olanlar tarafından, sanata ve mâneviyata vurulmuş ağır bir darbedir.”

****­***

Pek de eski olmayan 19 Mayıs 2011 tarihli bir gazetede, dönemin kültür bakanı Ertuğrul Günay;

“2008-2011 yılları arasında, 3260 adet tarihi eseri ülkeme getirtmeyi başardım.”

“Ayasofya’nın bahçesindeki 2.Selim Türbesi’nden çalınan çiniler de Louvre Müzesi tarafından iade edilecek” diyordu.

Yedi sene sonra, bu sefer de 15 Aralık 2018 tarihli bir gazetede, dönemin Kültür Bakanı Mehmet Ersoy:

“Ülkemizin önemli eserlerinden, çingene kızı mozaiğinin kaçırılan parçalarının Türkiye’ye iade edildiğini anlatıyor ve 2. Selim Türbesi’nin Louvre Müzesi’ndeki panosunun iadesi için de görüşmelerimiz sürüyor” diyordu.

Ne uzun süren görüşmelermiş..?

Kitabına uydurup kolayca kaçırıp götürüyorlar... Suçları ortaya çıkınca da, binbir türlü bahâne üretip kaytarmaya çalışıyorlar.

Diyeceksiniz ki şimdi hırsızın suçu var da, malını çaldıranın hiç mi suçu yok..?

Olmaz olur mu hiç..?

Elbette var.

Sen kendi kültürünün kıymetini bilmezsen, konuyla ilgili uzmanlar yetiştiremezsen, halkına da bu bilinci aşılamazsan...

Sanatın, hayatın önemli bir parçası olduğunu da öğrenememişsen...

O paha biçilemeyen eserleri “kuş” yapıp uçuruverirler de, haberiniz bile olmaz.

İki gün önce okudum... 

Suriye’de, teröristlerin kontrolundaki, Asur İmparatorluğu’nun önemli şehirlerinden Deyrizor civarındaki Antik Kent’te, Fransız arkeologlar teröristlerin himâyesinde gizlice kazılar yapıyormuş.

Bu yapılan kazılar sonucunda bulunan tarihi eserler de aynı 2.Selimin türbesindeki çiniler gibi “kuş” olup Fransa’ya uçuyormuş.

Boşuna dememişler, “huylu huyundan vazgeçmez” diye...

Baksanıza..! Yüz sene önce Ayasofya’dan uçan “kuşlar” şimdi de Suriye semalarında dolaşıyorlar.

****­***

Bir zamanlar, Istanbul’un “kuş” olup da uçaması mümkün olmayan tarihi eserlerine göz koyan yabancılar da olmuş.

Öyleki, bu göz koymalar bazen küstahlık sınırlarını bile aşmış.

Demiştim ya, eski gazeteler çok şey öğretir diye...

Ben bu olayı ilk okuduğumda şaşırıp kalmıştım.

Newyork Times gazetesinin 16 Aralık 1926 tarihli sayısında, “Ayasofya’da Dans” başlığıyla  bir haber çıkar.

Habere göre;

“Amerikan Caz Okestralar Birliği”, Istanbul valiliğine başvurarak, Ayasofya’nın ibâdete uygun olmadığını, kendilerine tahsis edilmesi hâlinde dünyanın en büyük caz orkestrasını ve en güçlü saksofonlarını getireceklerini taahhüt etmiştir.

Gazete, Istanbul’daki meşhur Ayasofya mâbedinin bir dans salonu hâline gelmesi için gerekli başvurunun yapıldığını, Ayasofya’nın tarihiyle ilgili bilgiler vererek duyurmaktadır okuyucularına.

Üstelik o kadar da emindirler ki kendilerinden, Ayasofya’nın akustiği ile ilgili bilgi bile isterler...

Aldıkları cevabı ise söylemeye bile gerek yoktur. Hevesleri kursaklarında kalmıştır.

****­***

Biz Istanbul’un kıymetini bilemedik.

Kültürel değerlerimize bakış açımız,

siyâsetten, ideolojilerden ve çekişmelerden bağımsız olmalıyken,  bunu görmezden geldik.

Sâdece yabancılar değildi sanat eserlerimize göz diken...

Çoğu zaman da kendi ihmâllerimizdi, bilgisizliğimizdi, kıymet bilmeyişimizdi...

Ve hattâ bazı sanatçılarımızın akıl almaz istekleriydi.

Biz;

Surları, camileri, kiliseleri, sarayları, kasırları, yalıları, çeşmeleri, türbeleri, mescitleri, medrese binaları, külliyeleri,

okullarıyla bir müze şehir olan Istanbul’a mirasyedi gibi davrandık.

Ahşap Türk evlerinden oluşan o güzelim sokaklarımızı yok ettik.

1839 yılında Istanbul’a gelen İngiliz Büyükelçi Sir Henry Layard hatıratında şunları söyler;

“Istanbul öyle bir şehirdir ki, hiçbir insanın hayâl gücü böyle bir güzelliğin var olabileceğini düşünemez.”

****­***

Bir şehrin güzel olabilmesi için, o şehirde yaşayan insanların estetik algılarının yüksek olması gerekir.

Size bir örnek vereyim.

Sütlüce Mezbahânesi’nin binasını  gördünüz mü hiç..?  Hani şimdi Haliç Kongre Merkezi adıyla faaliyet gösteren bina.

Ya da, fes fabrikası olarak yapılmış Feshâne-i Âmire binasına gidip alıcı gözle baktınız mı..?

Veya, Beykoz Kundra Fabrikası’nı hatırlar mısınız..?

Neticede biri hayvan kesimi için yapılmıştır, diğeri fes üretimi için, öteki de ayakkabı yapımı için.

Üçü de, mimâri değeri yüksek, sanatsal yönü güçlü, güzel yapılardır. Dikkat ederseniz o dönemlerden kalan fabrika binalarının tamamı öyledir.

Bir şehrin, mezbahası ya da fabrikaları bu kadar güzelse eğer, orada yaşayan insanların en alt tabakası bile estetiğe âşinâ demektir.

Istanbul’a yapılan göçler, bu âşinalığı yok etmiştir.

Sanatın, mûsikinin ve estetiğin her çeşidiyle yoğrulmuş olan Istanbul kültürü, akın akın gelen göçlerin arasında kaybolup gitmiştir.

Bunun sonucunda da bir toplum, güzel ile çirkini, değerliyle değersizi ayırt edebilme yeteneğini kaybetmiştir.

****­***

Istanbul kültürünün son temsilcileri ömürlerini tamamlayıp birer birer aramızdan ayrılıyorlar.

Benim tanıdığım son Istanbul beyefendisini de geçen yıl kaybettik.

Kim, ne kadar farkındadır bilmem ama..!

Istanbul’da artık Istanbullu olmayan... Istanbul’un nasıl bir şehir olduğunun da farkına varmayan sonradan Istanbullu olanlar yaşıyor.

Okullara dersler mi konur..?

Tv kanallarında programlar mı yapılır..?

Tarihi bir şehir nasıl korunur..?

Estetik nedir, güzel nedir, çirkin nedir..?

Bunlar mı öğretilir..?

Ya da başka neler yapılır, bilmem ama..!

Mutlaka bir şeyler yapılmalıdır.

Aksi hâlde... daha çook “kuşlar” uçup gidecektir...

Daha çook “hesapsız hesaplar” yapılarak şehir zarar görecektir...

Daha çook, bu konular tartışılacaktır.

Ve maalesef Istanbul, kendi ahâlisi tarafından işgâl edilmiş yegâne şehir olarak tarihteki yerini alacaktır.

                            A.İlhan Molu



  • Çarşamba 30 ° / 17 ° Güneşli
  • Perşembe 30 ° / 18 ° Güneşli
  • Cuma 33 ° / 19 ° Güneşli

Balıkesir

05.08.2020

  • İMSAK 04:26
  • GÜNEŞ 06:05
  • ÖĞLE 13:20
  • İKİNDİ 17:11
  • AKŞAM 20:25
  • YATSI 21:56
  • BIST 100

    1.092%0,43
  • DOLAR

    7,0526% 2,23
  • EURO

    8,4021% 2,90
  • GRAM ALTIN

    462,22% 3,42
  • ÇEYREK ALTIN

    762,663% 3,42