A. İlhan MOLU “HAYATTAN DAMLALAR”


MEVLÂNA KAZMALI ADAM SEVGİ

MEVLÂNA KAZMALI ADAM SEVGİ


İlkokula İstanbul’da başladığıma göre, demek ki altı yaşımda filandım.

Mevlâna Müzesi’nin bahçesindeki tavus kuşlarını seyretmeye doyamazdım.

Rahmetli babaannem götürürdü beni.

“Kuyruğunu açsa da, güzelliğini seyretsem” diye sabırsızlanırdım.

Bir seferinde arkamızdaki çocuklar;

“Kabaramazsın kel Fatma, annen güzel sen çirkin” diye bağırınca ben de onlarla birlikte bağırmaya başlamıştım.

Öyle bağırınca hırslanıp kuyruklarını açarlarmış.

Babaannem; “Bak oğlum” demişti. “Hayvanları kızdırmayacaksın. Sevgini göstereceksin onlara.

Sen onları seversen, onlar da seni severler.”

“Hem ismi Fatma olanlara da ayıp etmemiş olursun.”

***

Biz hayvan seven bir aileydik. Konya’daki bahçeli evimizde, kuzumuz, güvercinlerimiz, kedimiz...

Evimizin duvarındaki kuş evlerinde de ismini bilmediğim kuşlarımız vardı.

Birkaç gün evvel tesadüfen, kocaman bir karganın hışmından minicik bir yavru kediyi kurtarıp da eve getirince, babaannemin bana çocukluğumda söylediği bu sözleri yeniden hatırladım.

“Sen onları seversen, onlar da seni severler.”

***

Ertesi gün minik kedimizi hava alsın diye bahçeye çıkarınca, nerden çıktı, nasıl geldi, anlamadım... Baktım ki, bizim koca karga tepemizde dolaşıp duruyor.

Üstelik yanında da, eşi midir, dostu mudur, sevgilisi midir nedir..?

İkinci bir karga daha var.

Ertesi gün aynı şekilde...

Daha sonraki gün yine aynı şekilde takip edip durdular bizi.

Dördüncü gün kutusuna koydum minik kedimizi, sonra biraz uzaklaştım bakalım ne olacak diye.

İki karga birden öyle bir pike yaptılar ki kutunun kapısına doğru... Bizim yavru kedinin neredeyse ödü patlayacaktı.

O anda babaannemin sözleri geldi aklıma.

Dedim ki;

“Ulan karga, biraz sevgi göstereyim sana da, bakayım ne yapacaksın..?”

“Nasıl olsa aslan değilsin, kaplan değilsin, vahşi hayvan değilsin... Beni yiyecek hâlin yok ya..!”

Sokağımızdaki kedilere verdiğimiz kedi mamasından döktüm biraz taş duvarın üstüne.

Aman Allahım... İki karga birden yıldırım gibi süzülüp geldiler.

Çöktüler mamaların üstüne, sonra da âfiyetle yediler.

O günden beri bu iki kargayla ilişkim böyle devam edip gidiyor... Bizim minik kediciğimiz de, sabahları benim yanımda rahatça gezinip duruyor.

***

Farkında mısınız bilmem..?

Daha önce de yazmıştım.

Son yıllarda insanlar çocuklarına “Sevgi”  ismini koymaz oldular.

Eskiden sık rastladığımız bu güzel isim neredeyse kaybolmak üzere.

Sevginin içi boşaldı da, ondan mı..?   Yoksa, insanlar sevmeyi unuttuklarından mı..? 

Hadi bakalım,  çıkın şimdi işin içinden.

İsim deyip de geçmeyin.

İsim koymak, insanın ruh hâliyle ilgilidir. İnsanın yaşayıp da hissettikleriyle ilgilidir.

1950 ile 1955 yılları arasında doğan ve isimleri Nilgün olan hanımların anne ve babaları,  o yıllarda ortalığı kasıp kavuran Refik Hâlit Karay’ın Nilgün isimli romanından etkilendikleri için koymuşlardır çocuklarına bu güzel ismi.

Araştırın bakın, göreceksiniz öyle olduğunu.

O yıllarda patlama yapmıştır Nilgün ismi. Hatta, daha çocukları doğmadan, ”kızım olsa da, ismini Nilgün koysam diyenler olmuştur.

Öyle heyecanlı bir aşk hikâyesidir ki “Nilgün”... On yedi yaşımdayken bir çırpıda okuyup bitirivermiştim bin sayfalık kitabı.

Refik Hâlid Karay, güzel Türkçe’sinin yanında, romanın geçtiği Afrika ve Hindistan limanlarını, Uzakdoğu adalarını...

Hepsinden de öte, çözmeye çalıştıkça daha da çözülmez hâle gelen Nilgün’ün, o muhteşem güzelliğini...  Âdeta usta bir ressam gibi okuyucunun gözlerinin önüne serince...

O yıllarda Nilgün ismi de, anne ve babaların gönlünde taht kurmakla kalmamış, yeni doğan bebeklerin nüfus cüzdanlarındaki yerini alıvermişti.

Toplum neyi yaşarsa, neyi severse farkında olmadan ya çoğaltıyor, ya da yok ediveriyor.

***

Ben “Kazmalı Adam”ı ilk gördüğümde on altı yaşımdaydım. Ama onu asıl fark edişim, hiç unutmuyorum,

Babaannemin vefatının ertesi günü olmuştu.

Hiçbir tahsili yoktu. Yolda karşılaşsanız, belki de dönüp bakmazdınız bile. Ama o kadar çok şey öğrenmiştim ki ondan...

En başta da sevginin önemini öğrenmiştim. Âdeta benim felsefe doktorumdu o.

Ne zaman geleceğini bilemezdiniz.

Hiç beklemediğim bir anda çıkıverirdi karşıma. O zaman da benim, “düşünen adam”dan bir farkım kalmazdı zâten.

***

Bana mı öyle geliyor, herkes mi öyle düşünüyor, bilmiyorum ama, çok tuhaf bir zamanda yaşıyoruz.

Hayatı ne sanıyoruz ki..?

İki nefes arası bir şey.

Doğarken ilk nefesi alıyorsun. Ölürken son nefesi veriyorsun. Arasını da sen dolduruyorsun.

İster iyiliklerle, güzelliklerle, sevgiyle doldur.

İstersen sahtekârlıklarla, kötülüklerle, yalanla dolanla doldur.

Orası sana kalmış.

Dedim ya, hayat iki nefes arası diye..!

Gelip geçecek.

Kimileri der ki; “Geçerse geçsin,ölüm dediğin ne ki..? Uyuyup gideceksin, yaşamanın keyfine bak.”

Kimileri de der ki;

“Yok, öyle yağma. Bu toprağın üstü varsa, altı da var. Bu dünyada yapılıp da engellenemeyen ya da gizli kalan haksızlıklar ne olacak..?”

“Yapanın yanına kâr mı kalacak..?”

“O zaman  hak, hukuk ve adâletin ne önemi kalacak..?”

***

Bir gün annem sormuştu, “Şefika” ne demek diye...

“Anneannemin adı, anne” dedim.

“Oğlum anneannenin adı, tamam da..!  Anlamı ne..?  Onu soruyorum” demişti. Baktı ki benden cevap gelmiyor, sonra da başlamıştı anlatmaya.

“Şefika”, şefkatli demekmiş. Şefkat sevgiden daha güçlü bir duyguymuş. Çünkü sevgi bazen bir şeyin karşılığında oluşurmuş. Bir güzelliğin, ya da yapılan bir iyiliğin karşılığında geliştiği gibi.

“Şefkat” ise karşılıksız hissedilen bir duyguymuş.

Anneannem Mevlâna soyundan geldiği için koymuşlar bu ismi ona.

Hâni; “Şefkatte ve merhamette güneş gibi ol, başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol” der ya Mevlâna... Herhâlde bu sözden dolayı olsa gerek.

O gün öğrenmiştim ki, sevginin de üstünde, “şefkat” denen yüce bir duygu varmış.

***

Lise son sınıfta filândım galiba. Yaz tatili için Konya’da teyzemlerin evinde kalıyordum. Karşımızda, basketbol, voleybol sahaları... Yüzme havuzu, tenis kortları, futbol sahası, veledrom, ve kapalı salonu olan spor tesisleri vardı.

Ve bir de kamp alanı...

Mevsim yaz... Hava sıcak.

Plâkalarından anladım, bir Alman çift karavanlarıyla gelmişler, iki gündür kamp yerinde konaklıyorlar.

Kocaman bir kayık tabağa çeşitli yaz meyvelerini koydu teyzem.

Buz kalıplarını yerleştirdik üstüne, teyzemin beş yaşındaki kızı Nur ile  gittik yanlarına... Hoş geldiniz diyerek ikram ettik meyveleri.

Şaşırdılar... Samimiyetimizi görünce daha da çok şaşırdılar.

Mevlâna’yı ziyaret için gelmişler.

Bir sonraki akşam semazenlerin gösterilerini birlikte izledik. Uzun uzun sohbet ettik. Almanca bilen genç birinin karşılarına çıkması hoşlarına gitmişti.

Birkaç senede bir gelirlermiş Mevlâna’yı ziyâret etmek için Konya’ya. Avrupa’da Mevlâna’yı sevenlerin kurduğu dernekler varmış.

Belli zamanlarda toplanırlarmış. Mevlâna ile ilgili Almanca’ya çevrilmiş bütün kitapları okurlarmış.

Onlara sevgiyle yaklaşmamdan çok mutlu olmuşlardı. Uzun yıllar mektuplaştık. Bana Almanca kitaplar gönderdiler...

Almanya’ya dâvet ettiler.  Gittiğimde misafir ettiler.

O gece söyledikleri bir söz daha vardı ki, onu da hiç bir zaman unutmadım:

“Eğer, Mevlâna’nın kitaplarını her dile çevirip de insanlara tanıtsaydınız, dünyada kötülük diye birşey kalmazdı.”

Şimdi düşünüyorum da;

Tanıtmak için, önce tanımak gerekmez mi..?

Oysa, biz Dante’yi tanırız, Boccacio’yu tanırız...

Cervantes’i, Shakespeare’i tanırız...

Hamlet’ten bir tiradı... Othello’dan bir repliği söyler, havamızı atarız.

Bizim olanlarınsa,  nedense farkına bile varmayız.

***

Kazmalı adamı tanıdıktan sonra, Mevlâna’yı daha iyi anlamaya başlamıştım.

Mevlâna sevgiyi ve hoşgörüyü öğretirken, kazmalı adam dünyadaki zenginliğin, servetin, şöhretin hiç de önemli olmadığını anlatıyordu.

Kazmalı adam, “tamam işte her şey bitti, buraya kadar” derken... Mevlâna “asıl hayat şimdi başlıyor” diyordu.

Farklı gibi görünse de, her ikisinin söyledikleri de insanı madde dünyasından koparıp sevgi dünyasına götürüyordu.

Biri mânâ dolu güzel sözlerle... Diğeri yaptığı basit bir işle...

Biri insanlara öğütler vererek.

Diğeri farkında bile olmayarak.                  

***

İnsanlığı bekleyen en büyük felâket nedir bilir misiniz..?

İnsanlığı bekleyen en büyük felâket, ne bir salgın hastalıktır... Ne büyük bir depremdir... Ne de başka bir şeydir.

İnsanlığı bekleyen en büyük felâket sevginin yok olduğu bir dünyada yaşamaya çalışmaktır.

Sevgi olmayan bir “dünyada”,

savaşların, haksızlıkların sömürülerin, eziyetlerin, binbir türlü kötülüklerin...

Sevgi olmayan bir “ülkede”, kavgaların, cinayetlerin,

haksızlıkların, kutuplaşmaların...

Sevgi olmayan bir “mahâllede”,

komşular arası anlaşmazlıkların...

Sevgi olmayan bir “ailede”, kardeş kavgalarının, huzursuzlukların olmaması mümkün mü..?

Dünya karışık.  Süper güç, müper güç fark etmiyor... Her yer karışıyor.

Dünyanın sevgiye ihtiyacı var.

Hepimizin... Bütün insanlığın sevgiye ihtiyacı var.

Maddeyi, şöhreti, zenginliği kutsar olduk. Para için, menfaat için insanî değerlerin içini boşalttık.

“Daha çok, daha çok” diye diye, sahip olduğumuz her şeyin değerini küçülttük.

İş hayatında, siyasette, sanat dünyasında... Hayatın her safhasında kavga eder hâle geldik.

Fikirleri çarpıştırmak yerine, bizler çarpışır olduk.

Eleştiri yerine hakareti koyduk. Birbirimizden koptuk. Çünkü sevgiyi unuttuk.

“Görmez misiniz..?” diye sesleniyor Mevlâna;

“Kar taneleri yere düşerken, hiçbiri diğerinin ayağına basmaz. Hepsi bir sükûnet içinde, birbirine dokunmadan rahatlıkla iner yere. Ne oluyor insanoğluna,

neyi paylaşamıyor..?”

Sâhi... Neyi paylaşamıyoruz ki..?

***

Bizi aslımıza döndürecek yeni bir döneme ihtiyacımız var... Sevgiye ihtiyacımız var.

İlk nefesle başlayan hayatımız, eli kazmalı bir adamın kazdığı çukurda son bulmayacak mı sanki..?

Hepimizi bekleyen bir kazmalı adam yok mu..?

Onu tanımıyoruz... Üstelik ne zaman buluşacağımızı da bilmiyoruz.

Hayat kısa... Uzun da olsa, kısa.

Geçip giden her şey kısadır çünkü. Zamanı tutamazsınız.

O hâlde, kavgalar, eziyetler, haksızlıklar, kötülükler, nefretler  neden..?

İnsan,  sevmeli...

İnsanları sevmeli. Hayvanları sevmeli. Bitkileri sevmeli.

Canlı cansız demeden herkesi, her şeyi sevmeli.

Dağları taşları bile sevmeli.

Unutmayalım;

Sevginin olduğu yerde özgürlük olur, adâlet olur, hak olur, hukuk olur.

İnsanlığa en çok lâzım olan da

zâten budur...

                      A.İlhan Molu  14-06-2020



  • Pazar 34 ° / 20 ° Güneşli
  • Pazartesi 36 ° / 20 ° Güneşli
  • Salı 35 ° / 20 ° Gök gürültülü sağanak yağış

Balıkesir

05.07.2020

  • İMSAK 03:47
  • GÜNEŞ 05:40
  • ÖĞLE 13:18
  • İKİNDİ 17:15
  • AKŞAM 20:47
  • YATSI 22:31
  • BIST 100

    115.748%-0,99
  • DOLAR

    6,8672% 0,21
  • EURO

    7,7212% 0,23
  • GRAM ALTIN

    392,38% 0,27
  • ÇEYREK ALTIN

    647,427% 0,27