A. İlhan MOLU “HAYATTAN DAMLALAR”


SAHİBİ KİM

SAHİBİ KİM


Bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de bilim adamlarımız COVID-19’a karşı aşı üretmek için yoğun bir çalışma içindeler.

Sonuç alır mıyız..?

Neden almayalım ki..!  Her ne kadar eğitim sistemimiz tartışılsa da, çok değerli bilim adamlarımız var.

Peki... Aşıyı bulur muyuz..? 

Kolay değil... Ama çalışırsak neden bulmayalım..?

Ya sonra..?

İşte sonrası belli olmaz. Belki de zaman geçer, aşıyı bulduğumuzu bile unuturuz.

Ne demek mi istiyorum..?

Şunu demek istiyorum;

Çiçek aşısını bulan kişinin İngiliz tıp adamı Edward Jenner olduğunu yazar kitaplar. Araştırın, sorun soruşturun, her yerde Edward Jenner çıkar karşınıza.

”Büyük kahraman, dünya üzerinde en çok hayat kurtaran insan... İnsanlık ona çok şey borçludur” diye anlatırlar.

Doğrudur... Çok insanın hayatını kurtarmıştır.

Sâdece İngiltere’de değil... Bütün Avrupa’da kurtarmıştır. İnsanlığa büyük hizmetleri olmuştur.

Jenner 1749 yılında doğmuştur.

Peki,  “ilk çiçek aşısı olan İngiliz” olarak tarihe geçen kimdir..?

Lady Mary Montagu ve iki oğludur.

Hangi yılda olmuştur aşıyı  Lady Montagu ve oğulları..? 

1717 yılında.

Peki,  bu işte bir tuhaflık yok mu..?

Elbette var... Var da..!

Aslında yok.

Gerçekleri bilirsek yok.

Bilmezsek var.

Bilirsiniz, zaman zaman bahsederim Lady Mary Wortley Montagu’dan.

1689 yılında, soylu bir ailenin kızı olarak Londra’da dünyaya gelen Bayan Lady Mary,  İngilizlerin çok önem verdiği bir yazardır.

Benim için ise, çok daha önemlidir.

Neden derseniz..?

Çok şey öğretmiştir bana da, ondan.

Bir yıl kadar kaldığı İstanbul’da tuttuğu notlar, yazdığı hatıralar o kadar önemlidir ki...

18. YY İstanbul’unu ve o dönemin sosyal hayatını anlatan çok önemli metinlerdir.

Herkesin mutlaka okuması gerekir diye düşünürüm.

Bakın ne diyor Lady Mary hatıratında:

“Hastalıklar konusunda yazdıklarımı okuyunca eminim ki sizler de şaşıracaksınız.”

“Bizde çok yaygın olan çiçek hastalığını “aşılama” dedikleri yöntemle tamamen etkisiz hâle getirmişler.”

“Hekimler çiçek hastalarının yaralarından aldıkları sıvıyı, bir işlemden geçirip, bir iğnenin yardımıyla aşı olacak kişinin vücuduna zerk ediyorlar.”

“Sonra, iğneyi batırdıkları yerin üstünü bir kabukla sarıyorlar.

Bir iki gün ateş yapıyor. İğnenin batırıldığı yer hafifçe sulanıyor.

Bir hafta sonra ise dipdiri bir şekilde normal hayata devam ediyorsunuz.”

Böyle anlatır Lady Mary.

Uzun süredir İstanbul’da olan Fransız elçişiyle de görüşüp, ondan da aynı bilgileri alınca iyice emin olur ve Londra’ya mektup yazar.

“Burada herkes bu aşıyı oluyor. Bugüne kadar aşı olup da, hastalığa yakalanan kimse yok. Ben iki oğlumu da aşılattım.”

“Ülkemizde binlerce kişinin ölümüne sebep olan çiçek hastalığını önlemek için,  bu aşıyı İngiltere’ye taşımak,  büyük bir vatanseverlik olacaktır.”

***

Çiçek aşısıyla ilgili,  Londra’da yayınlanan ilk İngilizce kitapta,

İngiliz Cerrah Kennedy, biraz daha ayrıntılı anlatır İstanbul’da gördüklerini.

“Hastalığa yeni yakalanmış birinden, bir çiçek kabarcığı alıp, sonra bacaklarda veya bileklerde hacemat dedikleri usulle kesikler açıp,  aldıkları kabarcığı buraya yerleştiriyorlar. Sonra üzerini sarıp bir hafta kadar bekliyorlar.”

“Bir süre sonra hastalığın ilk belirtileri ortaya çıkıyor. Ama hastalıkta olduğu gibi şiddetli olmuyor. Ben İstanbul’da kaldığım sürece 2000 kişiyi aşıladılar. Sâdece iki kişi hastalığı yenemeyip öldü.”

***

Bayan Montagu’yu okumasaydım, bu bilgileri öğrenemeyecektim.

Ne okuduğum okullarda, ne kitaplarda, ne de herhangi bir yerde böyle bir şey anlatılmamıştı çünkü bizlere...

Peki neden..? 

Neden olduğunu ben de bilmiyorum.

***

Bir şeyi bulmak, keşfetmek, bulan kişiye değer katar, kazanç sağlar.

İnsanlığa da fayda sağlar.

Ama bu buluş sahiplenip tanıtılamaz ise, bir başkası “ben buldum” diye ortaya çıkıp, parsayı toplar.

1970’ li yılları bilenler hatırlayacaktır. Hani bir halkanın ucundan sağlı sollu sarkan yaklaşık yirmi beş’er santimlik iplerin ucuna küçük birer top bağlanmış “şakşak” isimli bir oyuncak vardı.

Halkayı küçük parmağınıza takıp, elinizi aşağı yukarı ritmik bir şekilde hareket ettirdikçe, toplar elinizin hem altında hem de üstünde birbirine çarpar, “şak şak” diye ses çıkarır... Bunu ne kadar uzun yapabilirseniz size o kadar çok keyif verirdi.

Şakşak’ı ilk yapan amcamın bir arkadaşıydı.

Günlerce geldi gitti amcamın yanına.

“Şurasını böyle yapacağım, burasını böyle yapacağım, topunu şu malzemeden yaparsam sesi daha hoş çıkar, ipini bu malzemeden yaparsam daha dayanıklı olur” filân diye anlattı durdu.

O kadar çok gitti geldi ki... Sonunda piyasaya çıkardı. Çılgın bir modaya dönüştü. Evlerde, sokaklarda hatta otobüslerde herkesin elinde şak şak diye şakırdıyordu “şakşak”.

Ama, buluşuna sahip çıkamadı. Onlarca taklidi çıktı...  Daha çok satılanlar taklitler oldu.

Gazetelere konuşup buluş benimdir diyenler “şakşak”ı sahiplenip, parsayı topladı...

Dedim ya, “bir yeniliği veya bir buluşu ortaya çıkarmaktan çok daha önemlidir o buluşa sahip çıkmak” diye...

Değilse adınızın esâmesi bile okunmaz, unutulur gidersiniz. Aynı bizim 1700’lü yıllarda İstanbul’da yapılmakta olan çiçek hastalığı aşısı gibi.

***

Başkasının bilgisini kopyalamak bazen de pek komik sonuçlara yol açar.

Otuz beş yıl önce mesleğimle ilgili önemli bilgiler içeren bir kitap hazırlamıştım.

Yurtdışındaki araştırma ve eğitimlerden sonra edindiğimiz, Türkiye’de o zamana kadar bilinmeyen bilgileri, bilimsel yönleriyle anlatan bir kitaptı hazırladığım. Çok büyük ilgi görmüş, çok da etkili olmuştu.

İçinde uluslararası kural hâline gelmiş şemalar ve çizimler de vardı. O çizimlerin sahibi bir Alman hanımdı ve ondan izin alarak, o şemaları da kullanmıştım.

Bir gün,  bir arkadaşım, “şuna bakar mısın”  diye önüme bir küçük kitap koydu. 

İlk sayfasından, son sayfasına kadar benim yazdığım kitapla tıpatıp aynıydı içindekiler. Noktasına virgülüne bile dokunulmamıştı.

Sâdece kapağı farklıydı, üzerinde sektörümüzdeki tanıdığımız firmalardan birinin ismi yazılıydı. Sonradan öğrenmiştik ki İstanbul dışındaki bir fuarda dağıtılmak üzere kopyalanmıştı.

Kızdım... Hem de fena kızdım.

Ne zaman ki son sayfayı elime aldım... Bu seferde gülmekten kırıldım.

Komedi,  son sayfadaydı çünkü.

Benim kitabımın son sayfasında büyük harflerle üç defa bizim markamızın ismi geçiyordu.

 

Belli ki, “alın şunu,  aynısını basın, kapağını değiştirin” denmiş, doğru dürüst incelenmemişti bile.

Böyle olunca da;

Taklit kitabın ön ve arka kapağında kopyalayan firmanın logosu varken, son sayfasında ise, bizim markamızın logosuyla, ürünlerimizin tasarım aşamasından müşteriye teslim edilinceye kadar geçen süreçteki hikâyesi anlatılıyordu.

Daha da şaşırtıcı olan, kitap hazır hâle gelince fark edilen bu hatayı örtmek için, kitabın tamamını

yeniden basmak yerine, sadece son sayfa bastırılmış, bizim logomuz silinmiş, yerine diğer logo konarak hatalı sayfanın üstüne yapıştırılmıştı.

Yapışkan bu..!

Yapıştığı gibi durur mu hiç..? 

Çoğu zaman durur da..!

Bazan da durmaz.

İşte bu “bazan”,  bizim kopyalanmış kitaba rastlayınca,

bir süre sonra yapışkan

Özelliğini kaybetmiş, özelliğini kaybedince de sayfanın yarısı açılıvermişti.

Açılınca da alt sayfadaki “Molu” logoları ben buradayım diye bağırmaya başlamıştı.

Yâni şapka düşmüş kel görünmüştü.

Hâlâ saklarım o taklit kitapçığı...

Aklıma geldikçe de gülmekten kendimi alamam.

Hikâyenin bir de gerisi var...

Var da..!

Artık onu da anlatmayayım.

***

Lady Montagu bir yıl kaldığı İstanbul’dan, sayısız anı ve ilginç anekdotlarla döner Londra’ya. O kadar ilginç şeyler anlatır ki..!

Hayretle izlediği bir konudan şöyle bahseder.

“Burası öyle bir yer ki, şaşırıp kalıyorum.”

“Beyoğlu’nda, Türkçe, Rumca, Ermenice, İbranice, Acemce, Arapça, Rusça, Slavca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Macarca konuşuluyor.”

“Oda hizmetini yapanlar Rus... Uşaklar İngiliz, Fransız ve Alman... Çocuğumun süt annesi Ermeni... Altı tane de Rum hizmet edenim var. Yemek müdürüm İtalyan, korumalarım yeniçeri ve Türk.”

“Okuma yazma bilen de, bilmeyen de çeşitli lisanları konuşabiliyor.”

“Üç dört yaşındaki çocuklar bile yabancı dil konusunda mâhirler. Çünkü sütninelerin çoğunluğu Rus, bir kısmı İtalyan, bir kısmı Fransız... Bir kısmı da başka milletten.”

“Bu anlattıklarıma belki inanmayabilirsiniz ama, hakikat böyle.”

“Fransızca ve İtalyancayı yarım yamalak konuştukları için kendilerini üstün gören mağrur İngiliz kadınları burayı görseler ne hissederlerdi bilmiyorum.”

***

Bayan Montagu neden önemlidir, bilir misiniz..?

O dönemde bütün Avrupa’nın Istanbul’dan haber alma merkezi Venedik’ti.

İstanbul ile ticaret yapan Venedik’li tacirler,  Venedik Balyos’undan, yâni Venedik elçisinden aldıkları bilgileri ve İstanbul’da görüp yaşadıklarını, ülkelerine dönünce ilgili makamlara anlatırlardı.

Bu bilgiler kulaktan kulağa yayılır, birçok tarihçi ve yazar, İstanbul’u hiç görmediği hâlde bu kulaktan dolma bilgilerle hâyâli hikâyeler yazardı.

Özellikle de Saray hayatıyla ve Harem’le ilgili olurdu bu hayâlî hikâyeler.

Lady Montagu ise, konumu nedeniyle itibarlı kişi olduğundan, Saray’ın içine kadar girmiş, en fakirinden en zenginine kadar evlere misafir olmuş, şehirde yaşanan hayatı en ince ayrıntısına kadar incelemiş ve şahit olduklarını hiçbir ilâve yapmadan doğru olarak yazmış bir tarihçi idi.

Bu bakımdan da, Londra’nın entelektüel çevrelerinde çok saygı duyulan bir yazardı.

***

Demiştim ya, “sahiplenmezsen, senin olmaktan çıkar” diye.

Çok üzüldüğüm bir konu olduğu için sık sık anlatırım...

Hani Paris Üniversitesi’nin girişinde kocaman bir resim vardır ya..!

Tıp dünyasının en önemli üç kişisinin resmidir bu.

Ortada Avicena, sağında Galen, solunda da Hipokrat.

Avicena’nın başında taç vardır, çünkü tıbbın kıralı olarak kabul edilir.

Yeri geldikçe sorarım çevremdeki kişilere “bu Avicena kimdir” diye.

Hatta bazen de yabancı dostlara sorarım.

Cevap, ya Yunanlı bir bilim adamı, ya da İtalyan bir tıp adamıdır çoğunlukla.

Oysa Avicena, 700 yıl boyunca bütün Batı üniversitelerinde kitapları okutulan özbeöz Türk tıp adamı İbn-i Sinâ’dır.

Neden İbn-i Sîna yazmaz da , Avicena yazar altında..? Neden kıyafeti bile kendi kıyafeti değildir..?

Neden bu kadar önemli bir bilim adamının Türk olduğunu bilmez dünya..?

Neden bizim insanımızın haberi yoktur bundan..?

Çünkü sahip çıkmaz isek, sahip çıkarlar da ondan.

Çünkü kendimizi bilmez isek, elimizden alırlar da ondan.

Ne dersiniz..?

Şimdi tam zamanı değil midir bu konunun üstüne gitmenin..?

Mâdemki,  “sağlık turizminde atağa kalkıyoruz. Mâdem ki, artık sağlık konusunda iddialıyız” diyoruz...

O hâlde anlatalım Avicena’nın gerçek kimliğini..?

Dünyanın gündemine getirelim.

Bizim tıp genlerimiz sizin Avicena’nızdan geliyor diyelim.

Aslında o sizin değil, bizim diyelim.

Ne dersiniz, katkısı olmaz mı sağlık turizmine..?

Olur... Hem de çok olur.

Sâdece sağlık turizmine değil, hafızamızın yerine gelmesine bile büyük katkısı olur.

***

Son bir şey daha söyleyeyim mi..?

Bizim olan her şeye sahip çıkabilmek için, önce birbirimize sahip çıkmamız gerekir.

Birbirine sahip çıkamayan toplumlar hiçbir şeylerine sahip çıkamazlar.

Birbirine sahip çıkmak ise... Sevgiyle olur, saygıyla olur, hoşgörüyle olur.

Bizim önce buna ihtiyacımız var. En çok da hoşgörüye ihtiyacımız var.

Hoşgörü... Hoşgörü... Hoşgörü...

İllâ hoşgörü...  İllâ hoşgörü...

Mutlaka hoşgörü...

Bilmem anlatabildim mi..?

A.İhsan Molu 31 Mayıs 2020



  • Pazar 34 ° / 20 ° Güneşli
  • Pazartesi 36 ° / 20 ° Güneşli
  • Salı 35 ° / 20 ° Gök gürültülü sağanak yağış

Balıkesir

05.07.2020

  • İMSAK 03:47
  • GÜNEŞ 05:40
  • ÖĞLE 13:18
  • İKİNDİ 17:15
  • AKŞAM 20:47
  • YATSI 22:31
  • BIST 100

    115.748%-0,99
  • DOLAR

    6,8672% 0,21
  • EURO

    7,7212% 0,23
  • GRAM ALTIN

    392,38% 0,27
  • ÇEYREK ALTIN

    647,427% 0,27