Bir vatandaşın üzüntüleri
Bir vatandaşın üzüntüleri
Tarih: 16.7.2017 11:23:27
Selçuk AYBEK

Bir vatandaş olarak neler düşündüğümü anlatmak istiyorum.

Ne, günde yediğim bir tabak yemeğin tadına varabiliyor, ne de “Yarabbim! Yaşam ne güzel, oh!” diyebiliyorum.

Sokaklarda güler yüzlü, mutlu insanlar o kadar az ki!

Bu, ne zamandır böyle…

İlk oyumu 1957´de kullandım. 60 yıldır, günde iki-üç gazete okur, gidişatı takip ederim. İllâ bir sıkıntı, siyasî olsun, mâli olsun, insanî olsun, neşemizi bozdu.

Galiba, hep böyle sürecek.

Beni üzen şeyleri toparlamaya çalıştım. İşte, nelermiş onlar, görelim.

  • Pahalılık: Öğretmen olarak çalışırken de, emekliyken de ay sonunu getiremedik.

İsrafımız, içkimiz, sigaramız, kumarımız da yoktu. Geçim darlığı hep sürdü.

Lüks bir yerde yemek yediğimiz, gezdiğimiz yok denecek kadardır. Sezon dışında, eski okul arkadaşlarıyla, indirimli tarifeden bir otelde kalmak dışında, bir yerlere gittiğimiz de yoktur.

Hâlâ da kırmızı eti, yemeklerde sık sık kullanamayız, tavuk etine kaçarız.

  • Huzursuzluk: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, huzursuzum.

Bunda, iktidarın siyasette kullandığı dilin haşinliği, suçlayıcılığı, avamlığı zannediyorum, birinci nedendir.

Sokaktaki ayaktakımının söyleyeceği sözler, yaptığı el-kol hareketleri, sesin şiddeti beni rahatsız ediyor.

Gençliğimi hatırlıyorum. 15-16 yaşında yeni yetmeyken bile, böyle sözleri kullanmamış, böyle davranmamıştım.

Bu, nasıl kalite düşüklüğü…Hiç yakışıyor mu?

Sonuna kadar açılmış bir TV´nin dibinde oturuyormuş gibi, insan yoruluyor.

Böyle siyaset/siyasetçi olmamalı. Argo sözler hiç güzel değil.

  • Devletin yıkılma endişesi:

Sınır/sınır ötesi tabancı devletlerle yürütülen siyaset, nasıl bir siyasettir?

Ortadoğu, Suriye işine girmemiz, ülkemizi bataklığa düşürmüştür. “Uzağı görememek” diye buna derler.

Dostumuz azalmıştır. Düşmanlarımız birleşip, bize zarar verebilirler.

Eski dostumuz Almanya başta olmak üzere, bazı Avrupa devletleri de aleyhimize girişimlerde bulunmaktadır.

Çıkarları gereği Amerika bile, bize kazık atmaktadır.

İslâmı yanlış yorumlayan IŞİD gibi cemaatler veya PYD gibi PKK terörüne destek veren illegal çeteler, vatanımızı parçalamaya çalışmaktadır.

Bu gidişle, 15-20 yıl sonra olacaklardan endişe duymamak mümkün mü?

  • Akıl ve bilimden sapma:

Rahmetli Atatürk, ne demişti:

“Hayatta en gerçek yol, ilimdir.”

İlim, şaşmaz. İki kere ikinin dört ettiği, dünyanın her köşesinde değişmeyen gerçektir. Yüksekten bırakılan her şey düşer. Neden? Çünkü, yerçekimi vardır.

Toplum ve devlet yönetiminde de bu anlayış geçerli olmalıdır. Birtakım faraziyelerle, güya islâmî düşüncelerle, yetişen nesli yönlendirmeye çalışmak yanlıştır.

“Allah´la kulun arasına kimse giremez.” Kimsenin haddi değildir. Bunu yapanlar, gerçek islâmı, çıkarları doğrultusunda saptıranlardır.

  • İklim değişmesi:

Yaşlandığımız için mi havalar sıcak geliyor, yoksa sıcaklar arttı mı? Evet, arttı son yıllarda, bu iyi hissediliyor.

“Biz yaşlandık zaten, canım ne olursa olsun” diyemeyiz.

Çocuklarımız, torunlarımız bu sıkıntıyı yaşayacak. Yaşadıkları yerleri terk edip, kuzeye kaçacaklar.

Bu durum, bütün dünya için böyle. Su savaşları çıkacak.

Canımız sıkkınken, bir de aşırı sıcaklar, üstüne geliyor. Vücut dengelerimiz, tansiyonumuz bozuluyor.

  • Yandaşlığa verilen primler:

Devlet yönetiminde sorumlu, yetkili makamlara getirilenler, gerçekten oralara lâyık, yetenekli, bilgili kimseler olmalıdır. Bu kişiler, yandaşlıktan, akrabalıktan uzak, o işi kaldırabilecekler arasından seçilmelidir.

Öğretmenlik yaptığım, resmî/özel, 42 yıl boyunca, çalıştığım okullarda müdürlük yapanlar arasında, gerçekten o makama lâyık olanlar azdı. Ya bir partiye yakınlığı veya tayine yetkili bir yakınları sayesinde müdür olmuşlardı.

Devlet ihalelerinde, partici iş adamlarının işi kapması, resmî ilânların yandaş gazetelere verilmesi, sık görülen olaylar.

Vatandaşa hizmette “torpil” konusu, pek çok çalışkan ve yetenekli kişinin canını sıkmıştır.

  • Uygunsuz sözler ve davranışlar:

Bir yetkiliye, siyasetçiye baktığımızda, el-kol sallamalar görüyor, külhanbeyi ağzıyla argo sözler duyuyoruz. Hem de en yükseklerde olanlar arasında. Yakışıyor mu? Ferah bir manzara mı? Asla! Öfkeyle TV´yi kapatıyorum.

Milletin, Büyük Millet Meclisi´nde sokak kavgaları oluyor. Bağırıp çağırmalar, yumruk atmalar, küfürler…

Bu, onları o mevkilere getirenlerin kabahati, çıkarcılığıdır. Seçim kanununda, parti genel başkanına bırakılan tek seçiciliktir.

Sokaktaki sıfır adamların, ulusun kaderine hâkim olması çok yanlış.

Uygunsuz siyaset çekişmeleri, gündemimizi, neşemizi karartıyor.

Bağırgan, küfürbaz, tekme tokada meraklı vekiller, “Of! Yeter!” dedirtiyor.

Memleket meselelerini çözmek isteği, nezaket, ağırbaşlılık, vakar unutuldu.

  • Devlet dairelerinde, sokaklarda kılık kıyafet:

Sakal, tutucu anlayışa bağlanmış başörtüsü, kravatsız memurlar artık olağan.

Annem rahmetli de başörtülüydü ama bağlayışı normaldi. TV´lerde görüyoruz; köylü kadınlar gibi. Kıyafete uygun renkli yazmalar, eşarplar, alnı açıkta bırakacak şekilde, çene altına bağlanırdı.

Bugün böyleleri hâlâ çoğunlukta ama alnı kapatan, arkası kâseli, bir cemaate yakınlığın simgesi olan başörtüler de var.

Sakala bu kadar merak, sakal modası dünyada geçerli. Büyük kısmının gericilikle ilgisi yok.

Aydınlık yüzler ferah. Sakal, yüzü karartıyor.

Yüzü aydınlatan tıraş zahmeti veya yüz kusurlarını izleme, daha yakışıklı görünme arzusu, sakalı moda yaptı.

  • Genetiğiyle oynanmış besinler:

Tahıl, et, meyve, sebze eskisi gibi değil. Bunlarla beslenmek, rahatsızlık verici. “İçinde hangi kimyasallar var?” endişesi, yemenin tadını kaçırıyor.

Gazetelerde sık sık yayımlanan bilgiler, bizleri tedirgin ediyor.

Anadolu köylüsünün doğal gübreyle üretimi bitmiş gibi; ilâç ve suni gübreleri bilgisiz kullanım, tarımı mahvetmiş.

Başta Amerika, gelişmiş ülkelerin GDO´lu besinleri, başta kanser, birçok hastalığın nedeni.

Çoğu meyve, sebze tatsız, kokusuz. Bir yemişi çiğnerken, endişe duyuyoruz.

  • Hava, su, toprak kirlenmesi:

Bir yerin nasıl olduğunu öğrenmek için sorulan, “Havası, suyu nasıl?” sözü, çok sade ama çok önemli. Havası, suyu kirliyse, “Orası yaramaz, gitme!” anlamındadır.

Bilinçsiz kullanılan gübre ve ilâçlarla, toprak zehirlenmektedir.

Toprağın emdiği gübreler, sulama ve yağmurlarla, kaynaklara inmekte, nehirlere, göllere gitmekte, musluklarımızdan akmaktadır.

Fabrika ve araçlardan havaya karışan zehirli gazları solumaktayız. Sokaklarda yavaş yavaş ölmekteyiz.

  • Okullarda ezberci öğretim ve olmayan eğitim:

42 yıl görev yapmış bir öğretmen olarak şunu söyleyebilirim: Hayatta işe yaramayan bir yığın bilgi ezberletilmektedir. Her çocuğun kendine uygun, Türkiye´nin ihtiyaçlarına cevap veren bilgiler değil, zaman ve enerji tüketen gereksiz şeyler ezberletilmektedir.

“Öğretilmektedir” diyemiyorum. Çünkü çocuk, okulda verilenlerle yeteneklerini birleştirerek, bir şeyler üretememektedir, maddi veya manevi.

Ezberlediği çoğu işe yaramaz bilgiler unutulmakta, zaman ve enerji boşa harcanmaktadır.

Atatürk, ne demiştir: “Bilgi bir süs, bir hükmetme vasıtası değil, kullanılabilir bir âlet gibi olmalıdır.”

Çocuk büyüdükçe öğrendikleriyle kendisini, çevresini, milletini, gücü yeterse Pastör gibi, Edison gibi insanlığı etkilemelidir.

Öğretmenliğe ilk girdiğim 1956´da fark ettiğim bu gerçek, “ezberci kör hâfızlar yetiştiren ukalâ sistem”, hâlâ değişmemiştir.

Türkiye, hâlâ, birkaç yılda bir müfredat değiştirerek, yolunu bulmaya çalışmaktadır.

  • Biat(itaat kültürü):

Türk insanının, aileden başlayarak, toplumu, iş ve siyaset alanında, hep birilerinin ağzına baktığını gördüm.

Birinin veya birilerinin arkasına takılmak, muhakeme etmeden kabul etmek, yani bilinçsiz vatandaşlık var.

Ezberci eğitimin, aile baskısının, tartışılamayan din ve geleneklerin yarattığı kişilik, eleştirmiyor, öneriler getirmiyor, itaat ediyor.

Baba egemen aileden, demokratik aileye geçmek çare olmalıdır. Ailenin sorunları, geleceği, yapılması gerekenler, ailede birlikte tartışılmalı, kararlar birlikte alınmalıdır.

“Çocuk” deyip aldırmazlık etmemeli, fikirleri sorulmalıdır.

  • Millî bayramların eskiden olduğu gibi kutlanmaması:

Çocukluğumdaki ve yakın zamanlara kadar Bandırma´da millî bayramları hatırlıyorum.

Resmî geçit yolu kenarında, ayaktaki seyirciler, gözyaşı ve sevinçle, “rap rap” geçen askerleri, göğsünü kabartmış öğrencileri seyrederdi.

23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim, 30 Ağustos bayramı günleriydi. O günlerde, millet olmanın, birlik ve beraberliğin sevincini yaşardık.

Sonra ne oldu? Atatürk´ün andı, unutturmak için kaldırıldı. İyi mi oldu? Asla!

Millî bayramlar, millet birliğinin ilânıydı. Onlar gitti, “ümmet” birliği geldi; milletin yarısı öteki yarısını ötekileştirdi.

“Bizden olanlar, olmayanlar” ayrımı yanlıştır.

  • Kazalar ve cinayetler:

TV´yi açıyorum, haber diye “Kim, kimi öldürmüş, hangi araç devrilmiş, ne kadar kişi ölmüş…” Bunlar var.

Yahu! Bu memlekette iyi şeyler, hiç olmuyor mu? Onları ara, bul, anlat.

Gazeteler de bunlarla dolu.

Yurdumuzda insanî, soylu, değerli bir yığın şey var. Onları konuş ki, yaz ki, iyiliğe heveslenenler artsın.

Belgeseller dışında, TV´de seyredilecek bir şeyler yok.

  • Terör belâsı:

Her gün Doğu´da çatışmalar, ölenler, canlı bombalar, yollarda pusular, yol kesmeler…Bunlarsız, bir günümüz yok.

Kahraman Mehmetçikler, yolda yürüyenler, bir yerde toplananlar, günahsız çocuklar, yolcular tehlikede.

Türkiye´yi parçalamak isteyenler, bir kısım halkımızı silâhla, parayla bizden koparmak istiyor.

17 etnik grubun eşit yaşadığı Türkiye´de, kendi emelleri için, Amerika, İngiltere gibi devletler, Ortadoğu´da kendilerine “ileri karakol” olacak bağlı bir devlet kurumaya çalışıyorlar. Buna Rusya da dahil.

Bu çıkarcı, insanlık dışı davranışlar, bize kan ağlatıyor.

Ateş, düştüğü yeri yakarmış ama gencecik evlâdı şehit olan ailelerden biri mi olmamız gerekiyor?

Acı hepimizin, dert hepimizin.

Türkiye´nin bölünmezliği esastır.

Doğu´da 10 yıl, birkaç bin nüfuslu ilçelerde, toprak damlı evlerde öğretmenlik yaptım; Kürt, Yörük, Süryani, Alevi öğrencilerim 

vardı. Hiçbirini birbirinden ayırmazdık. Kim terbiyeliyse, başarılıysa takdir alır, beğenilirdi.

Ne değişti? Dünya siyasetinde çıkarcı büyük devletler, bizi zayıf zamanımızda yakalayıp, amaçlarına varmak istiyorlar.

Durum bu!

  • Adaletin tahribi:

Adalet; devletin, milletin temelidir. Eğitim, öğretim de öyledir.

Hâkimler, savcılar tam bağımsız değillerse, müdahalelerden, baskılardan kurtulamazlar.

Bir binanın temeli çürükse, o bina çöker. Devlet binası da öyledir.

Particilik, uzak yerlere önemsiz görevlere atanma endişesi, adalet mensuplarını yanlışa götürebilir.

Yetkililerin bunlardan, bu kafadan uzak durmaları gereklidir.

Çıkar uğruna veya korkudan, adalete kıyanlara yazıklar olsun!

Adalet, bir gün herkese lâzım olur.

NOT: Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Elbette, başkaları da var. Onları da yazacağım.

 

Anahtar Kelimeler: vatandaşın, üzüntüleri
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Vicdan ve akıl ver yarabbi! (29 Aralık 2016 - Perşembe)
Ne ekersen onu biçersin (28 Ekim 2016 - Cuma)
Sayfa:
Reklam

/resimler/2017-11/13/0916421674863.jpg

/resimler/2017-11/25/1502214546021.jpg

/resimler/2017-12/9/0919525572697.gif

/resimler/2017-12/4/1259056175366.jpg

/resimler/2017-12/13/0938306259148.jpg

/resimler/2017-12/13/0945295486108.jpg

/resimler/2017-11/28/1017556312309.jpg

avşa adası otelleri

bandırma web tasarım

erdek otelleri

 

Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Balikesir için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:31 08:15 13:15 15:39 17:57 19:28
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar