Taylan Özgür KÖŞKER (Güne Özel Hikayeler)


Emanet Martı

Emanet Martı


                             EMANET MARTI

          Can Yücel, "Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin." diyor.

          Bu öykü, Van Gölü'nden çıkınca yolunu şaşırıp Ağrı Dağı'na tutunan bir martının öyküsüdür. Aynı zamanda Şair Can Yücel'in ve benim öykümdür.

         O sıralarda yirmi üç yaşında bir ilkokul öğretmeniydim. Ankara'dan bin kilometre öteye, Ağrı'ya gitmiştim.

         Ağrı Dağı'nı, İshak Paşa Sarayı'nı, birikmiş karları seyrederek bir mevsimi - hem de en zor geçen kış mevsimini- yaşamıştım.

         Kış ayları mayıs ortalarına doğru bitiyordu. İlkyaz, yalnızca birkaç hafta sürüyordu. Ondan sonra birdenbire yaz geliyordu.

         O kısacık süren ilkyazda bir martı çıktı karşıma.

         Nasıl mı? Anlatayım:

         Günlük güneşlik bir cuma günüydü. Tatil için köyden ilçeye dönüyordum.

         Dolmuş, kalabalıktı. Toprak yol, uzun süren kar ve yağmurlardan sonra kıpkırmızıydı. Yeni yeşermiş çayırları, tarlaları, gelincik çiçeklerini seyrederek gidiyordum.

         Gönlüm deli, içim kıpır kıpırdı. Koca bir  yılı devirmiştim. Güzel bir dinlence geçirmek için can atıyordum. Yarım saatlik düşlere dalarak ilçeye ulaştım.

         İlçenin girişinde araba durdu. Yanımda bir el belirdi. Bembeyaz bir kuş tutuyordu bu el. Şaşkınlığımı üzerimden atamadan elin sahibi konuştu:

"Hocam bu martıyı Ağrı Dağı'nın yamacında buldum. Sana emanet ediyorum. Yolunu şaşırmış olmalı."

         Adam, bir anda elime martıyı tutuşturup arabadan inmişti. Tıpkı bembeyaz kanatlı bir çiçeğe benzeyen martıyı... Ya da o çiçekten bu çiçeğe konan bembeyaz bir kelebeğe... Kanatlarında yer yer kül rengi lekeler vardı.

         Ağrı'nın insanı gibi, "Emanetin başım gözüm üstünedir." demeliydim. Ancak buna fırsat bulamadım. Martıyı bana emanet eden güzel insan çoktan inmişti arabadan.  Araba yeniden hareket etti. Biz de sapsarı gözleriyle garip garip bakan martıyla baş başa kaldık.

         Yan yan bakıyordu martı bana. Kısa süre sonra biz de indik. Biz, yani martıyla ben.

         Ne yapacaktım şimdi?

         Elimde martıyla önce ilçenin saat kulesinin önünde durdum. Kocaman saat kulesi, martıya ve bana bakıyordu. Biz de ona bakıyorduk.

         Gidilebilecek tek bir yer vardı. O da öğretmeneviydi. Oraya da elimde martıyla gidemezdim.

         İlçenin tek caddesinde elimde martıyla yürüdüm. Dükkanların önünden geçtik. Çay, şeker, tütün satan dükkanların... Herkes tuhaf tuhaf bize bakıyordu.

         O anda telefonum çaldı. Arayan kız arkadaşımdı.

         Kız arkadaşımla yollarımız uzaktı birbirine. Aramızda kışın karlı dağlar vardı, yazın da upuzun yollar. Ve koskocaman Van Gölü.

         Van'da buluşup görüşebiliyorduk yalnızca. Bu yüzden tek avuntumuz telefondu. Telefonla özlem gideriyorduk.

         Biraz konuştuk. Martı, bana, "Onu çok mu seviyorsun?" der gibi bakıyordu.

Arkadaşıma,

"Bak, burada bir konuğum var." dedim.

"Kimmiş konuğun. Merak ettim? dedi telefondaki ses."

"Bir martı."

"Martı mı? O da nereden çıktı?"

"Van Gölünden çıktı."

         Elimdeki martıya baktım. Cep telefonunu uzatarak,

"Hadi, ona merhaba de?"

         Martı,  sapsarı gagasıyla cep telefonunu iki kez tıklattı.

"Ne diyor?"

"Sana buradan ilkyaz çiçekleri göndereceğini söylüyor.

"Ay canım benim." dedi telefondaki ses. "Ben de ona karlı dağlardan yeni erimiş pırıl pırıl berrak sulardan yolluyorum."

         Telefonu uzattım martıya. Martı, yeniden cep telefonunun ekranını tıklattı.

"Tık tık tık!"

"Tıkk tık tık!"

         O günkü konuşmalarımız hep martı üzerine oldu.

         Üç arkadaş ilçede ev tutmuştuk. Öğretmenevine çok yakındı evimiz. Kalan tüm zamanımızı orada geçirirdik.

         Eve doğru yöneldim. Çok kısa bir yolculuk yaptık. Ara sokaktan  martıyla birlikte eve vardık. Kapıyı anahtarımla açtım.

         Kimse yoktu. Arkadaşlarım tatil için başka bir yere gitmişlerdi.

         İçeri girdik.

"Güzel Martı. Evime hoş geldin. Söyle bakalım beğendin mi?  dedim.      İri gözleriyle etrafı, eşyaları inceliyordu. Kanepelere, kapılara, kitaplığa, lambalara dek bakıyordu.

         Biraz oturdum, soluklandım. Onu elimden hiç bırakmıyordum. O da etrafı incelemeye devam ediyordu.  Mutfağa doğru yöneldim. Ahşap kapıyı açtım. Yan tarafta odun kömür deposu olarak kullandığımız bir bölme vardı. Martıyı oraya bıraktım. Hiç kıpırdamadan durdu. Sanırım o da benim gibi yorgundu. Hiç sesini çıkarmadan bekledi. Uçamıyordu zaten.

         Bir anda bir şeyi fark ettim. Kanatlarından biri yaralıydı. Öyle sanıyorum canı yanıyordu. Belliydi. Ama belli etmiyordu. Çok hoşuma gitmiş, beni çok etkilemişti bu davranışı.

         Keşke bir martının kanatlarını iyileştirebilecek bilgiye sahip olabilseydim. Ama zaman çok azdı. Hemen bir koşu veteriner bulmalıydım. 

         Martıyı alıp aceleyle  yeniden dışarı çıktım. Sağda solda dolaşmaya, bakınmaya başladım.

         Elimde martıyla her önüme gelene soruyordum. Ancak, ilçede bir veteriner yoktu. Birisi, "Tarım İlçe Müdürlüğüne gidin." dedi. "Belki o bir çaresini bulur."

         Martıyla Tarım İlçe Müdürlüğüne gittik. Ufacık ilçede her yer birbirine yakındı. Yetkili giriş katta, camlı bir odaydı. Kapıyı tıklattım. İçeri girdim elimde martıyla.

         Ufacık bir masanın önünde şirin mi şirin, uzunca, kır saçlı, bıyıkları sararmış bir adam oturuyordu. Sanki yıllardır tanıdığım birine benziyordu, ama kime benziyordu çıkaramadım.

         Bunu aklımdan geçirirken,

"Girebilir miyiz?" diye sordum. İnceden gülümseyerek,

"Buyurun," dedi.

         İçeri girdik. Hemen anlatmaya başladım.

"Bu martıyı bana köyden birisi verdi. Van Gölünden buraya dek gelmiş. Bir kanadı yaralı." dedim.

"Bir bakalım şuna." dedi. Sonra ekledi,

"Van Gölü'nden bunca uzağa, ta buralara değin nasıl gelmiş bu kuş?

"Bilemiyorum. Ağrı Dağı'nın yamacında bulunmuş."  dedim dalgın dalgın bakarak.

         O, martının kanadını incelerken her şeyi bir anda anlayıverdim. Bu adam, tıpkı Şair Can Yücel'e benziyordu. Birkaç yıl önce söyleşisine gittiğim, şiirlerini çok sevdiğim Şair Can Yücel'e. İnanılmaz bir benzerlikti bu.  Saçları, duruşu, bakışı... Yalnızca bir farkı vardı. Üzerinde külrenginde bir takım elbise vardı.  Oysa şair Dede Can Yücel,  takım elbise giymezdi. Bir tek bu yönüyle ondan ayrılıyordu.

         Doğal olarak bu düşünceleri içimden geçiriyordum. Hiç sesimi çıkarmadım.

         Can Dede, martının kanadına bir merhem bulup sürdü. Güleç ve babacan tavırlarıyla güven veriyordu. Yarasını sarıp ilaçladı. Sevmiştim onu. Muğlalıymış. Oradan buraya sürgün edilmiş. Söz arasında anlattı.

"Çok sağ olun, iyi günler," dedim. Martıyı aldım, tam çıkıyordum.

"Bir gün de yanıma gel, çay içelim." dedi.

"Mutlaka uğrayacağım." dedim.

         Gökyüzü, yavaş yavaş kararıyordu. Akşam oluyordu. Martıyla birlikte birkaç sokak ötedeki eve kendimizi attık.

         Martıyı kömür deposuna koydum. İyice yorulmuştum.

         İçeri, kocaman salona geçtim. O gün salonda uyuyacaktım.

         Yatağıma uzandım. Aklıma takıldı. Onu düşünmeye başladım. Şimdi ne yapıyordu acaba? Kaygılanmadım.  Kesinlikle bizimki cirit atan farelerle konuşmaya dalmıştı. Birbirlerine zarar vermezlerdi. Bunları düşünürken uykuya dalmışım.

         Gece yarısı ansızın uyanıverdim. Mutfağa doğru yöneldim. Dizüstü bilgisayar ekranı kadar ufacık, kare pencereye baktım. Gözlerim karanlığa alışınca, manzarayı gördüm. Bir fare ön bacağını kaldırmış oyun oynuyordu.  Acaba dedim, farecik bizim martıya gösteri mi yapıyor?

         Yeniden uyumuşum.

         Sabah uyanınca ilk işim mutfağa girmek oldu. Mutfağın ahşap kapısını açıp içeri daldım. Martıyla göz göze geldik. İyi miydi? Gayet iyiydi. Mutlu görünüyordu. Önce onun karnını doyurmalıydım. Sonra benimkini.

         Martılar ne yerdi? Elbette balık yerdi. Ancak ona taze balığı nereden bulacaktım? Tamam Van Gölü'nde İnci Kefali vardır. Onları yer martılar. Bunu biliyordum. Ama burada kefal balığı ne arardı...

         Bir koşu çarşıya gittim. Çarşıdan ona konserve kutusunda balık alıp geldim.  Konserve kutusunu açtım.  Balığı plastik bir kaba koydum. Önüne bıraktım.

         Van'daki kahvaltı salonları dünyaca ünlüdür. Kahvaltı etme alışkanlığını orada kazanmıştım.       

         Ben bunları düşünürken acaba bizim martı ne yapmıştı? Bir gidip bakayım, dedim.

         Ne yazık ki yememişti. Bıraktıklarım öylece duruyordu. Nesi var bu martının diye düşündüm.

         Çok mu acı çekiyordu? Van Gölü'nü mü özlüyordu? Bilemiyordum.

         Yeniden içeri geçtim. Kendime çay doldurdum. İçtim.

         Az sonra ona bir daha baktım.  Bu kez balıklar yoktu. İnanamıyordum. Yemişti işte. Hem de hepsini bir çırpıda yutuvermişti.

         Acaba ilk anda neden yememişti? 'Neyse fazla düşünüp dert etme.' dedim kendi kendime. Belki de senden utanmıştır. Israr etmeni beklemiştir. Hani bizde ısrar ederler ya. "İlle de ye." diye. Belki de öyle dememi bekledi. Birşey demediğimi görünce de aç kalmamak için yedi sanırım.

         Hafta sonum martıyla geçti. İyi ki vardı. Ben yaşamımdan hoşnuttum.

         O gün de onunla evde güzel zamanlar geçirdim. O, dinlendi, ben okudum. Ben okudum, o dinlendi.

         Pazar sabahı yine birlikte kahvaltı ettik.

         Kanadına baktım. Hızla iyileşiyordu. Sevindim.

         Pazar günü öğleden sonra -her hafta pazar olduğu gibi- pazartesi isteksizliği başladı bende.

         Peki, martı ne olacaktı? Onu da mı köye götürsem diye düşündüm. Ama mümkün değildi. Barınamazdı orada. Yaşayamazdı. Köyde onunla yeterince ilgilenemezdim. Öğrencilerim vardı. Köyde ona yer yoktu.

         O, bir martıydı. Sudan uzak kalamazdı.

         Biraz düşündükten sonra kararımı verdim.

         Onu Van Gölü'ne götürecektim. Evet, Van Gölü'ne...

         O bir 'Emanet Martıydı.' Emanet, başım gözüm üstüneydi.

         Neredeyse her hafta Van'a gitmiyor muydum? Gölün önünden geçmiyor muydum? Bir kez de onun için giderdim.

         Hazırlandım. Giyindim. Martıyı elime aldım. Kalan balıkları da yemişti. Karnı da toktu. Sırtı da pekti.

         Evden çıktık.

         Onu anayurduna götürecektim.

         Dolmuşa binip Doğubeyazıttan ver elini Van Gölü'ne...

         Elimde bir martıyla ilk kez uzun yolculuk ediyordum. İçimde bir hüzün vardı. Alışmıştım sanki ona. Kendi ellerimle onu bırakmaya gidiyordum.

         Van Gölü'nün kıyısına yaklaşıyorduk. Ayrılık zamanı geliyordu.

         Dolmuş sürücüsüne seslendim.

"Van Gölü'nde inecek var."

         Dolmuştan indik.

         Göl, uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi. Kocaman bir su birikintisiydi. Önümüzdeydi.

         Birden incecikten bir yağmur çiselemeye başladı. Gitmem gerekiyordu. 

         Çok fazla düşünmeden martıyı bıraktım.

         Martı, kanatlarını gerdi. Havada ince ince süzüldü.

         Van Gölü'ne doğru yöneldi. Uçup gitti.

         "Güle güle Emanet Martı.. Güle güle!" dedim...

         O gün, Van Gölü'nü son görüşümdü.

                   ***

         Aradan günler geçti.

         Bir cumartesi sabahı pencerenin önünden beyaz iki kanat geçti. Göründü, kayboldu. O muydu? O olmalıydı.

         Benim "emanet martı"m!

         "Sağ ol! İyileştim. Seni ziyarete geldim." mi demek istemişti?

         Onu bir daha göremedim.



  • Çarşamba 33 ° / 21 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Perşembe 31 ° / 20 ° Güneşli
  • Cuma 29 ° / 16 ° Güneşli

Balıkesir

08.07.2020

  • İMSAK 03:50
  • GÜNEŞ 05:42
  • ÖĞLE 13:19
  • İKİNDİ 17:15
  • AKŞAM 20:46
  • YATSI 22:29
  • BIST 100

    119.339%0,72
  • DOLAR

    6,8639% 0,09
  • EURO

    7,7431% 0,08
  • GRAM ALTIN

    395,80% 0,52
  • ÇEYREK ALTIN

    653,07% 0,52