Orhan ORGARUN (Uzaktan Gelen yakın Sesler)


EMPERYALİST BATI’NIN TÜRKİYE’Yİ BÖLME ÇABALARI…

EMPERYALİST BATI’NIN TÜRKİYE’Yİ BÖLME ÇABALARI…


* Her şeyin hayırlısı yenisidir; fakat dostun hayırlısı eski olanıdır.

                                                                                    Hazret-i Ali (Radıyallahü anh)

                * Rütbe aldıkça kibirlenenler, yangın kulesine çıkınca dürbün oldum zannedenlerdir.

                                                                                                                                               Cenab Şahabeddin

 

EMPERYALİST BATI’NIN TÜRKİYE’Yİ BÖLME ÇABALARI…

 

                Yıl 2020 yılı olmasına rağmen, günümüzün terör olgusunu iyi doğru değerlendirmek ve kalıcı doğru tedbirlere başvurmak için önce geçmişte yaşadığımız bazı olgulara bakmakta yarar vardır.

                Paris Konferansı’ndaki İngiliz temsilcisi Balfour 2 Ağustos 1919’da Londra’ya gönderdiği mektupta Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesine ilişkin şu görüşleri ileri sürmüştür:

                “Fransa Suriye’nin, İngiltere Mezopotamya’nın Amerika veya İngiltere Filistin’in, Amerika Ermenistan ve Boğazlar, İtalya belki Kafkaslar’ın mandasını almalıdır.”

                İngiltere Başbakanı Lloyd George da bunun üzerine Paris Barış Antlaşması’yla istenen hedeflerin şunlar olduğunu ayan beyan belirtmiştir:

                * Bogazların serbestisi,

                * Kürt, Rum, Arap, Ermeni gibi azınlıkların Türk boyunduruğundan kurtulması,

                * Halkı Türk olan bölgelerde Türklere kendilerini yönetme hakkının tanınması,

                * Türklerin Avrupa’dan çıkarılması.

                Mayıs 1916’da SYKES-PİCOT ANTLAŞMASI’NDA, 1919 Paris Konferansı’nda, 1920 Londra Konferansı’nda, 1920 San Remo Konferansı’nda ve 10 Ağustos 1920’de imzalanan ancak onaylanmayan Sevr Antlaşması’nda yer alan iki ortak konu vardır. Bunlar, büyük güçlerin yardımıyla bağımsız Ermenistan ve Kürdistan’ın kurulmasıdır.

                19. yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik akımları önemli ölçüde gelişmiş ve yayılmıştır. Bu gelişmeler, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki etnik grupları da çok etkilemiştir. 1912’de Arnavutluk’un imparatorluktan kopması ise tarihi bir dönüm noktası olmuştur.

                Bundan sonraki süreçte dış güçler Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyetindeki etnik grupları hep kendi hedefleri doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır. Bu olayların Türk toplumu üzerinde unutulması zor olan etkileri, acıları olmuştur.

                Dış güçler tarafından Türk Cumhuriyeti döneminde kullanılan etnik gruplardan biri de KÜRTLERDİR.

                Türkiye, Musul’u 5 Haziran 1926’da kaybetmiştir. Yani Musul, Cumhuriyet döneminde kaybedilen bir toprak parçasıdır. Musul’un kaybedilmesinin çok önemli sonuçlar doğurduğuna inanılmaktadır.

                Musul’un nasıl kaybedildiği üzerinde önemle durulmalıdır!..

                Mondros mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918’de Musul İngiliz ordularının işgali altında değildi. Türk ve İngiliz kuvvetleri Irak ve Suriye cephelerinde karşı karşıya bulunuyorlardı. Irak Cephesindeki 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın önerdiği mütareke hattı İngilizler tarafından kabul edilmemiştir. Buna karşılık, İngiltere Türk kuvvetlerinin Musul’u dışarıda bırakacak şekilde kuzeye çekilmesini istemiştir. Sonuçta, 3 Kasım 1918’de İngilizlerin isteği ağır basmış ve Musul boşaltılarak İngilizlere bırakılmıştır. Aslında o anda Musul Osmanlı toprağıydı!

                Lozan Konferansı’nda Musul konusunda bir çözüme ulaşılamadı. Musul için, 19 Mayıs 1924’te İstanbul’da Haliç Konferansı toplantısı yapıldı. Toplantının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Ağustos 1924’te Hakkâri’de İngiltere’nin desteğiyle NASTURİ AYAKLANMASI başladı.

                20 Eylül 1924’te Musul konusu MİLLETLER CEMİYETİ’NDE görüşüldü ve alınan kararla bir komisyon kuruldu. Komisyon çalışmalarını yürütürken, 13 Şubat 1925’te ŞEYH SAİT AYAKLANMASI başladı. Şeyh Sait ayaklanması devam ederken, komisyon hazırladığı raporu MİLLETLER CEMİYETİ’NE sunuyordu Türkiye kararı kabul etmedi!

                Şeyh Sait ayaklanması 31 Mayıs 1925’te bastırıldı.

                Milletler Cemiyati, Adalet Divanı’nın kararına bağlı kalarak 16 Aralık 1925’te aldığı kararla Musul’u Irak’a bırakıyordu. 5 Haziran 1926’da Ankara’da imzalanan anlaşmayla da bu husus Türkiye tarafından kabul edildi.

                Çok dikkatli bir göz, Şeyh Sait Ayaklanması ve Musul görüşmelerinin arasındaki yakın ilişkiyi açık berraklıkla iyi görebilir.

                Musul sorunu sırasında patlak veren Şeyh Sait ayaklanması, Türkiye’yi hem diplomasi masasında güç duruma düşürmüş hem de askeri ve ekonomik olarak zayıflatmıştı. Türkiye, Musul’u İngiltere’ye karşı diplomasi alanında kaybetti!..

                Sonuç ne oldu?

                İngiltere arzu ettiği ve planladığı hedefe ulaştı. Türkiye ise Musul’u kaybetti!

Musul’a sahip olan Türkiye, Ortadoğu’daki gelişmeleri yönlendirecek sağlam bir güç olabilirdi!

                Elbette bu, Batı’nın isteyeceği bir husus değildi.

                2021 yılı hali hazırda mevcut olan bugün ise bazıları hâlâ Şeyh Sait ayaklanmasının ana nedenlerinin Kürt milliyetçiliği mi yoksa dini nedenler mi olduğunu halen günümüzde tartışmayı yeğliyorlar.

                Türkiye’nin bu oyun sonucunda Musul’u nasıl ve neden kaybettiğini asla ve asla görmek istemiyorlar!..

                Musul, Cumhuriyet döneminde kaybedilmiştir. Musul’un nasıl ve neden kaybedildiğini iyice sorup araştırmadan, başta Gazi Atatürk olmak üzere, dönemin yönetim kadrosunu eleştirmek ise büyük bir hezeyan ve haksızlıktır!..

Ankara Hükümeti, içte olayların sürdüğü bu dönemde, bir an önce Batılı devletlerle anlaşma yoluna gidip, güvenli sınırlara kavuşmayı tercih etmiştir. Fransa’yla imzalanan 1926 Antlaşması henüz Fransa tarafından onaylanmamış ve Ankara Hükümeti Sovyetler’in desteğinden de pek emin olmamıştır.

                Tarih, tarihten ders çıkarmayanlar için çok acı derslerle doludur!

                Genç Cumhuriyet en ciddi diplomatik sorunla karşı karşıya iken, maalesef önemli iç olaylarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu çok acıdır.

                GAZİ ATATÜRK İÇ GÜVENLİĞİN ÖNEMİNE İLİŞKİN GÖRÜŞLERİNİ 1923’te şu sözleriyle kısaca açıklamıştır:

                “Dış siyaset bir toplumun iç teşkilatı ile sıkı şekilde alakadardır. ÇÜNKÜ İÇ TEŞKİLATA DAYANMAYAN DIŞ SİYASETLER DAİMA MAHKÛM KALIRLAR. Bir toplumun daimi teşkilatı ne kadar kuvvetli, metin olursa, dış siyaset de o oranda kuvvetli ve sağlam olur.” (*) (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 15, S. 263 (23 Mart 1923).

“Dış siyaset, iç teşkilat ve iç siyasete dayandırılmak zaruretindedir, yani iç teşkilatın tahammül edemeyeceği genişlikte olmamalıdır. Yoksa hayali dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanak noktalarını kendiliğinden kaybederler.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 15. S. 140 (17 Şubat 1923).

1923 yılında bu sözleri söyleyen Gazi Atatürk, 1926 yılında karşılaştığı dış problem karşısında yine gerçekçi davranarak düşüncesini değiştirmemiştir.

Bu da yine Atatürk’ün ne kadar uzak görüşlü olduğunun bir göstergesidir.

Ulusal güvenliğin temel dayanağı iç güvenliktir. İç güvenliği sağlayamayan ülkelerin geleceği karanlıktır. Bu tespit Osmanlı İmparatorluğu için de geçerlidir. Prof. Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600) adlı kitabında Osmanlı imparatorluğu’nun gerilemesinin baş nedeninin içeriden olduğunu söylemektedir.

Kürtlerin yanında Ermenilerin de dış güçler tarafından kullanıldığı ayrı bir gerçektir!

1970 ve 1980’li yıllarda karşılaşılan ERMENİ TERÖRÜ üzerinde de biraz durulması yararlı olacaktır.

22 Ocak 1973’te ABD’de Santa Barbara’da Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir’in şehit edilmesiyle Türkiye Ermeni terör eylemleriyle karşı karşıya kalmış ve Ocak 1975’te de Lübnan’da ASALA TERÖR ÖRGÜTÜ KURULMUŞTUR.

                PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞUNA DA yine 1975 yılında Ankara/Dikmen’de yapılan bir toplantıda karar verilmiştir. İki terör örgütünün aynı yıllarda kurulması sadace bir tesadûf mûdür?

ASALA ile PKK arasındaki yakın olan ilişkinin ve işbirliğinin varlığı 8 Nisan 1980’de Lübnan’ın Sayda (Sidon) şehrinde yapılan PKK-ASALA ORTAK TOPLANTISINDAN sonra yayımlanan bildiride açıkça görülmüştür:

                “Savaşçılarımız çok yakın bir gelecekte Kürt Savaşçılar ile yan yana geleceklerdir. Biz, Türkiye dışında iken Türk Ermenistan’ını kurtarmamız mümkün değildir.”

                ASALA’NIN TERÖR EYLEMLERİ devam etti. 7 Ağustos 1982’de Asala ilk kez Türk toprakları üzerinde bir eylem gerçekleştirdi. Ankara Esenboğa Havaalanı’nda gerçekleştirilen eylemde dokuz kişi hayatını kaybetti!

                15 Temmuz 1983’te Asala’nın Orly (Paris) Havaalanı’nda gerçekleştirdiği terör eyleminde de sekiz kişi öldü. Ölenlerin dördü Fransız, ikisi Türk, biri İsveçli ve biri de Amerikalıydı. Bu eylem uluslararası kamuoyunun Asala’dan uzaklaşmasına iyi bir neden oldu. Bu noktada ilginçtir. Ne zaman ki kendi vatandaşlarınız zarar görüyor, tavrınız da değişebiliyor!..

                Asala’nın kayda değer son eylemi ise, 12 Mart 1985’te Türkiye’nin Ottawa (Kanada) Büyük elçiliğine yaptığı saldırıdır.

                Asala terör örgütünün 1975’te kurulması ve eylemlerinin de giderek artması ile 1974 KIBRIS HAREKÂTI arasında bir ilişkinin olduğu ortadadır. Bazı dökümanlarda da (Executive Intelligence Review/EIR) bu husus açıkça görülmektedir!

                “Beyrut’u 1982 yılında FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ’NÜN perdesi altında terk ettikten sonra Asala militanları Yunanistan’a ve Kıbrıs’a sığındılar.”

                1985 yılında Asala’nın kayda değer son eylemi gerçekleştirirken, 1984 Ağustos’unda PKK terör örgütünün eylemleri başladı. Böylece, Asala terör örgütü devreden çıktı veya çıkmak zorunda bırakıldı.

                Elbette Türkiye-Ermenistan ilişkilerini ayrı ve çok derin bir konudur. 18. yüzyıla gelinceye kadar Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu’nda, Osmanlı otoritesine sadık bir toplum olarak ve kendilerine tanınan ayrıcalıklardan yararlanarak barış içinde yaşadılar. 18. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde 400 yıllık bir barış süreci bozuldu!

                Dış kaynaklı kışkırtma ve müdahalenin yanında ortaya çıkan milliyetçilik akımlarının da etkisiyle, Osmanlı İmparatorluğu’nda “MİLLET-İ SADIKA” olarak yaşayan Ermenilerle olan ilişkiler tehlikeli bir kamplaşma dönemine girmiştir.

                Nasıl Kürtler Musul sorunu esnasında Türkiye Cumhuriyeti’nin aleyhine kullanılmışlarsa, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra tırmanan Ermeni terörü de yine aynı doğrultuda kullanılmışlardır.

                Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü yaşayarak gören ve bu süreci iyi bir şekilde analiz eden değerlendiren Gazi Atatürk ve arkadaşları, kurdukları Türkiye Cumhuriyeti’ni bu üç temele dayandırmaya karar vermişlerdir: ULUS DEVLET, ÜNİTER DEVLET ve LAİK DEVLET. 2020 yılında bugün, bu üç temel, çeşitli çevreler tarafından değişik amaçlarla tartışılmaktadır!

                Terörle mücadele kapsamında da en çok hedef alınan temel, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulus Devlet’i olmasıdır.

                Ulus devleti tartışanların, bugün için ulus devletin ne olduğunu doğru ve açık şekilde ortaya koymaları ve ulus devlete neden karşı çıktıklarını da ayrıca açıklamaları gerekir!

                Ulus devlet fikrinin 1648’lere, Westphalia dönemine dayandığı söylenebilir.

                Önemli olan, bugün ulus devlet ne anlama gelmektedir?

                Ulus devlet politik ve jeopolitik bir yapıdır. Ulus devlette sınırları çizilen bir coğrafya vardır. Devletin de bu coğrafya üzerinde egemenlik hakkı bulunmaktadır. Ulus devletin en büyük özelliklerinden biri EGEMENLİĞİN ULUSA AİT OLMASIDIR.

                Diğer bir özelliği de GÜÇLÜ KURUM ve KURULUŞLARA SAHİP OLUNMASIDIR.

                Ulus devlette VATANDAŞLIĞA DAYALI ULUSALCILIK VARDIR.

                Ulus devlete vatandaşlık bağıyla ülkesine bağlı herkesin ortak değerlere ve ideallere sahip olması istenir. Ortak değerler ve idealler, ülkenin bireylerini birbirine bağlayan temel unsurlardır.

                Elbette ulus devletin kurulabilmesi için de, yalnızca ırk ve din temeline dayanmayan bir ulusun var olması gerekir.

Sonuç olarak ulus devletin varlığı için, sınırları çizilmiş belli bir coğrafya, bu coğrafya üzerinde yaşayan bir ulus ve ulusa dayanan bir egemenliğin bulunması zorunludur.

                Ulus devletlerin bu niteliklerine neden karşı çıkılmaktadır?

                Sınırların tamamen ortadan kaldırılması mümkün müdür?

                Vatandaşlığa dayalı ulusalcılık yanlış mıdır?

                Ortak müşterek değerlere ve ideallere sahip olunmasının zararı nedir?

                Devletin güçlü kurum ve kuruluşlara sahip olması neden istenilmemektedir?

                Ulus devletlerde vatandaşların ortak müşterek değerlere ve ideallere sahip olması çok önemlidir.

                Ortak değerlere ve ideallere sahip olunması, ulus devletin vatandaşlarının, bireysel, kültürel özgürlüklerinin kanıtlanacağı anlamına hiçbir zaman gelmez. Bu husus ulus devletin çeşitliliği ve zenginliğidir.

                21. yüzyılda yaşanan gelişmeler, ulus devletlerin bazı yeni anlayışlar içine girmesini gerektirmez mi? Bu soru da yerindedir. Yaşanılan bir küreselleşme gerçeği vardır. Özellikle, ekonomik ilişkiler de sınırlar zorlanmaktadır. Bu açıdan ulus devletin çizilen sınırlar içinde kalacağını düşünmek zordur.

                Burada egemenlik hakkı mutlak bir hak mıdır sorusu karşımıza çıkmaktadır. Ulus devletler kendi rızalarıyla, egemenlik haklarını kullanarak uluslararası kuruluşların alacakları kararlara uyacaklarını taahhüt edebilir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlar buna iyi bir örnektir.

                Yine kendi egemenlik haklarını kullanarak uluslararası kuruluşlarda, o kuruluşların karar organlarında bulunarak yer alabilirler. NATO buna bir örnektir. Yine kendi egemenlik hakkını kullanarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “ÜST NORM DENETİMİ” yapmasını kabul edebilir.

Ancak bütün bu örneklerde görüldüğü gibi, uluslararası kuruluşlarda yer almak için ulus devletlerin kendi egemenlik hakkını kullanarak karar aldıkları asla unutulmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Türk ulusu adına egemenliğin kullanılması yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir.

                Dolayısıyla, ulus devletlerin egemenlik haklarının tamamen ellerinden alındığını veya bunun tersini ileri sürmek hiçte doğru değildir.

                21. yüzyılda yaşanan gelişmeler çevresinde ulus devletlerin işlev sahaları küçültülebilir, ancak kurum ve kuruluşların güçlü olarak korunması çok önemlidir.

                Ulus devlet ile üniter devlet birbirine karıştırılmamalıdır, ikisi aynı şey değildir. Üniter devlet’te Ülke, ulus ve yasama, yürütme, yargı organları bakımından teknik özelliği bulunmaktadır.

                Özellikle, bir ülkede devlet erklerini etnik ve dini kimliklere göre dizayn yapmak ve oluşturmak, o ülkenin ve ulusun bekasını tehlikeye sokabilir!..

                Kur’ân Ne Diyor?

                “Yoksa onlar, büyük bir gün için dirileceklerini sanmıyorlar mı?” (83. Mutaffifin Sûresi, Âyet/5)



  • Cuma 18 ° / 0 ° Parçalı bulutlu
  • Cumartesi 15 ° / 6 ° Bulutlu
  • Pazar 10 ° / 2 ° Sağanak

Balıkesir

05.03.2021

  • İMSAK
  • GÜNEŞ
  • ÖĞLE
  • İKİNDİ
  • AKŞAM
  • YATSI
  • BIST 100

    1.546%0,50
  • DOLAR

    7,4854% -0,34
  • EURO

    8,9449% -0,79
  • GRAM ALTIN

    407,34% -0,74
  • Ç. ALTIN

    672,111% -0,74