Evren PIRAVADILI


Kalkın, Ay’a gidiyoruz!

Kalkın, Ay’a gidiyoruz!


 

Dün gece bir türlü uyuyamamıştı. Kafasında bin türlü soru, birbirini kovalayanlar ve zaman zaman ani geçişlerle bir o tarafa bir bu tarafa derken düşünmekten sabaha kadar kan ter içinde ıslak atlet ve sırılsıklam kafa ile sabahı zor etmişti.

Gözleri kan çanağı içinde, ağzı kupkuru bir biçimde yatağından doğrulurken de içinden tekrarladığını farkından olmadan yataktan doğrulurken fırlatıvermişti odanın ortasına. “Haydi, inşallah!” sözleri odada kısaca çınlayıp yine kendisine dönüverince gaipten sesler duyar gibi irkildi ve birden ürperdi. Odada çabukça bir gezintiden sonra gözleri bir şeyler ararcasına etrafı taradı.

Pantolonunu alelacele ayağına geçirdi, gömleğinin iliklerini, iliklerden kapının arkasına fırlatılarak atılmış çoraplarını kesti. Onları da son bir kıvrak hamleyle kapıp salona geçti. Kafasındaki planlarda sanki bir sonraki aşamaya geçmişçesine kafasını sallayarak sanki bir şeyler halletmiş gibi telefonun yanındaki rehberi karıştırmaya başladı. Bir yandan da yanındaki boş bir kâğıda bir şeyler karalamaya başladı. İsimler, görevler, bir takım yer adları daha neler neler…

Çevirmeli telefondaki numara deliklerine heyecandan zor zor sığdırdığı parmaklarıyla numaraları hızlı hızlı çevirmeye başladı. Uzunca bir çevir sesi geldikten sonra telefonun diğer tarafından puslu bir ses: “Alo!”

“Mevlit! Kalk, hadi kalk. Neredeysen toparlan. Telefondaki ses birden kendine çeki düzen vermiş gibi “Hayırdır Reis, bir şey mi oldu?

“Yok, yok. Sen dediğimi yap.” Toparlan. Senin taksiyle Ali’yi (İmam), Nuri’yi (emekli organizatör), Süleyman’ı (emlakçı) kap gel. Ben de birkaç bir şey halledip gelicem.

Koltuk altındaki ayakkabıları kapının dışına attıktan sonra topuklarına basa basa mahalleden kendini salıverdi aşağıya. Güneş henüz mahalleye yüzünü göstermeden ceketini savura savura, kollarını sallaya sallaya nefes nefese girdi dükkânına, pardon kendini oraya girebilmek, o koltuğa atabilmek için gecesini gündüzüne katarak çalıştığı, kapı kapı dolaşıp dil döküp anlattığı ve en sonunda da arkasında ahbaplarıyla kapısını besmeleyle açtığı sarayına. Ne de olsa o artık ona güvenen, o ne derse emir sayılan, cemi cümle nice yetimin, işsizin, yoksulun nerede, ne kadar ipsiz sapsız, yularsız ve sahipsizin muhtarıydı, Reisiydi.

Sabahın ilk ışıkları henüz mahalleden içeri sızmadan, henüz daha Ali’nin sesi minareden duyulmadan Mevlit’in taksisi acı içinde girdi Reis’in dükkânının sokağına. Hep birlikte soluk ışıklı dükkâna baskın var gibi hazır kıta girdiler içeri. Hepsi nefes nefese, elinde Kur’an, Reis’e bakıyorlardı.

“Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay var eden (Allah) ne yücedir.”

“Furkan Suresi, 61. Ayet” dedi Ali, birden bire.

Reis, birkaç sayfa daha çevirdikten sonra “Ay'a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü. (döner)”

Kısa bir sessizlikten sonra Mevlit, Nuri ve Süleyman, mahallenin imamı Ali’ye kafalarını çevirdiler. “Yasin Suresi, 39. ayet:” Sanki bilinmeyen bir sorunun yıllarca aranan bir cevabıymış gibi Reis’ten onay beklediler.

Reis, dudaklarından bir şeyler fısıldayarak kutsal kitabı kapatarak masasındaki yerine yavaşça koydu. Kafasını kaldırdı. “Biri doğdu mu âlem aydınlanır, diğeri doğdu mu gece nurlanır. Gündüz söylenmeyen sözler, gün yüzüne kendini göstermeyen yaralı yüzler gece beliriverir.”

Mevlit, “Reis, bak! Henüz sabah sökülmedi. Senin de eğer bir derdin varsa…”

Reis, “Derdim değil de, söyleyeceklerim var.” Hepsi birden sıraya dizilmiş gibi Reislerin önüne bir sandalye çekip oturuverdiler. Hazırdılar, ağzından dökülecekler onlar için az sonra görev olacaktı. Her zaman öyleydi. Hesapsızca, sorgusuz sualsiz, arkalarına bile bakmadan hep reislerinin arkasından gitmişlerdi.

Ali, “Reis, dilinden dökülen sözler kitapların en kutsalındandır.

Şimdi, Mevlit,  “Buyur Reis” dedi birden ciddiyetle.

“Yol işi, yolculuk, yolculuk güzergâhı hepsi senin. Malum dış memleket, Gerekli bilgilendirmeler. Belki Amerika’ya bilgi vermek gerekir. Onlara yol güzergâhımızı, rotamızı bildirelim de izlesinler.”

“Süleyman!” Bir “Buyur Reis” de ondan geldi. Dikti kulaklarını Reisine doğru.

“Yolculuktaki her şey senden sorumlu olacak. En başta güvenlik, Kimsenin burnu bile kanamadan gidip gelelim. Gerekirse ekipten birkaç kuvvet takviye edelim. Gerekli yazışmalar, resmi yazışmalar. Hangi basın yayın organı ne yazacak ne zaman kime ne diyecek, ilk önce bizim çocuklar alsın bilgiyi, ona göre dağıtırlar.

Nuri, yolculuk için tüm organizasyon sana ait. Lokasyon, konaklama, tur ve rehberlik.”

Tüm bunları sayarken Nuri, masanın üzerinden kaptığı boş bir kâğıda not almaya başladı. “Aman diyeyim, bir tane de fazla dil bilen birini alalım. Yolda veya orada lazım olursa diye belki. Ne olur ne olmaz. Ha bir de yolda içimiz ezilirse diye bir şeyler hazırlatalım. Ha buldum buldum. Ayçöreği olsun. Şöyle tatlı tatlı çayın yanında, Oraya da mutlaka bizim geleneksel yemeklerimizden tatlılarımızdan yöresel bir şeyler şöyle ortaya karışık yaptırıver. Mesela ayva tatlısı, Olmazsa hazır şip şak kurulan pratik mangal varsa onu da hazır et de orada da bir ziyafet iyi gider.

“Emrin olur Reis” dedi, Nuri.

“Ha bir de en önemlisi… Ayak izlerimiz. Öyle Amerikalıların ayak izleri gibi çizgili çizgili olmasın. Bize ait olsun, izimiz belli olsun. Ayakaltı kabartmalı bir sembol olsun. Kayı boyu, kurt gibi, Bir de ilk fotoğraf çok önemli. Bunun için aklımda çok iyi bir fikir var.”

Reislerini dikkatle dinleyen yoldaşları dükkândaki soluk sarı ışığın altına iyice kafalarını sokarak masaya yaklaştılar. Hatta Süleyman o kadar önemli bir tavır takındı ki sanki biri onları izleyebilir ya da dinleyebilirmişçesine ilk önce arkasına baktı, yetmedi kalktı camekândan ancak sokak lambasının aydınlatarak sokağı görebildiği kısıtlı bir alanı gözleriyle tarayıp masaya geri döndü. Dışarıdan bakıldığında herhangi biri “gecenin bu saatinde soluk sarı ışık altında camekâna sırtını dönmüş bir grup insan mahalle muhtarında ne yapıyorlar?” sorusunu sorabilirdi. Sokağın bu kadar boş olduğu bir vakitte tüm mahallenin henüz uykunun en güzel safhasında iken ancak belki başıboş birkaç kedi, Ali’nin taksisinin ılık motoruna sığınmak için o tarafa gelebilirdi.

“Memleketin seksen iki vilayetinden toplayacağımız toprakları yine Anadolu topraklarından yapılmış toprak kaplara koyup indiğimizde yuvarlak bir şeklide etrafımıza dizip bayrağımızı ortaya dikeceğiz. Biz de dalgalanan bayrağımızın altında ilk topu fotoğrafımızı çektirip başta yine bizimkiler olmak üzere tüm dünyaya yayacağız. Yapacağım ilk konuşma metnini de bugün yarın hazırlayıp ve çalışıp, -malum orada prompter kuramayabiliriz mecbur ezberleyeceğiz- orada canlı okuyacağım.

Reisin bütün gece aklından geçenler ağzından bir bir dökülüyordu iyiydi de karşısındakiler pür dikkat dinlemelerine rağmen, “Bu işin soru acep nereye varacak?” dercesine ifadelerle son noktanın gelişini bekliyorlardı. Ta ki içlerinden kendini Reislerine en yakın hisseden Süleyman, bir ara sessizlikte o beklenen soruyu soruverdi:

“Reis, evvela bu nurlu gecede ancak sana vesile olabilecek bu ne güzel fikir elbette ki hem milletimiz hem de devletimiz için de hayırlı bir fikirdir. Her zaman olduğu gibi öncelikle milletimize daha sonra da tüm dünya Müslüman âlemine hayırlara vesile olmasını canı gönülden diliyorum. Ancak affına sığınarak sana bir şey sormak istiyorum.”

Ali, Mevlit ve Nuri önce Süleyman’ın bu cesaretini takdir edercesine Süleyman’a kısa bir bakış attıktan sonra merakla yine üçü birden reislerini adeta nefeslerini keserek dinlemeye koyuldular. Reis “İşte. Bu anı bekliyordum.” dercesine tebessüm etti. Karşısındaki yoldaşlarını izleyerek koltuğunun arkasına yaslandı. Sakince koltuğundan kalktı, yanlarından geçerek dükkânın camekânına doğru gitti.

Kafasını gökyüzüne kaldırdı. Yüzünde yine o kararlı ve güven dolu bakışı vardı. Artık gökyüzünde gecenin son saatleri yaşanıyorken bulutların arasından belli belirsiz duran aya bakarak gülümsedi. Dükkânda tam bir sessizlik hâkimdi. Dikkatlice dinlendiğince sadece soluk alışları ve heyecanlarından kalp atışları duyulabilirdi.

Reis, gözleri ayı izlerken onu bütün gece meşgul eden ve yaklaşık bir saattir gerçekleşeceğine inanarak anlattığı hayalini birden söyleyiverdi. “Kalkın! Aya gidiyoruz.”

Arkasındaki yoldaşları şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemediler. Birbirlerine şarkınca ifadelerle baktıktan sonra herkes yine Süleyman’a “Git bir sor, anlayamadık.” dercesine sinyal verdiler. Süleyman ilk önce bir yutkundu. Hepsine “kalkın” der gibi işaret verdi. Ali, Mevlit ve Nuri yavaşça sandalyelerinden kalkarak reislerinin yanına vardılar. Artık herkes Reislerinin baktığı yere aya bakıyorlardı.

Herkes bir yere bakıyordu ancak hiçbiri aynı şeyleri düşünmüyordu. Tam Süleyman ağzını açıp bir şey diyecek oldu ki birden Ali, “Reis, yanlış anlama. Namaz vaktidir. Ezan için camiye gitmem lazım.” Hemen ardından Mevlit, “Reis, izninle, sabah oluyor artık ben de namazın ardından taksiye çıkayım.” Nuri de “Ben de namazı kılayım da Allah’ın izniyle oradan da eve geçeyim.”

Dükkânda artık Reis ve Süleyman kalmıştı. Süleyman bir Ay’a, bir Reise baktı. Derin bir soluktan sonra “Reis! Haydi, kal sağlıcakla.” deyip, başı önünde dükkândan yavaşça çıktı.



  • Cuma 13 ° / 1 ° Parçalı bulutlu
  • Cumartesi 18 ° / 0 ° Parçalı bulutlu
  • Pazar 8 ° / 3 ° Bulutlu

Balıkesir

26.02.2021

  • İMSAK
  • GÜNEŞ
  • ÖĞLE
  • İKİNDİ
  • AKŞAM
  • YATSI
  • BIST 100

    1.471%-1,13
  • DOLAR

    7,4271% 1,01
  • EURO

    8,9788% 0,25
  • GRAM ALTIN

    411,17% -1,76
  • Ç. ALTIN

    678,4305% -1,76