A. İlhan MOLU “HAYATTAN DAMLALAR”


KAPALIÇARŞI HİKÂYELERİ

KAPALIÇARŞI HİKÂYELERİ


Yazar Ahmet Ilhan Molu: Bir Pazar Sabahı Yazısı...✍

                                   A.İlhan Molu

     KAPALIÇARŞI HİKÂYELERİ

****   ****   ****

Hani Orhan Veli, ”Kapalıçarşı kapalı kutu” der ya bir şiirinde...

Hiç de öyle değildir.

Çeşitli meslek guruplarını barındıran caddeleriyle, sokaklarıyla...

Sahafları, bedestenleri ve tarihi hanlarıyla herkese açıktır orası.

Merak edip de gezen... Gezerken de görmesini bilen herkes, o kapalı kutuyu açmasını bilir.  Bilmekle de kalmaz, Çarşı’nın kendine has yaşantısının içinde buluverir kendini.

Peki..!  Ya Kapalıçarşı’nın eski

dönemlerindeki gündelik hayatla ilgili neler biliyoruz..?

Pek de bir şey bilmiyoruz.

Yazmayı seven bir toplum olmadığımız için, ancak tek tük kaleme alınmış ve kıyıda köşede kalmış yazılardan…

Yazar Ahmet Ilhan Molu: Bir Pazar Sabahı Yazısı...✍

                                  A.İlhan Molu

   SİZİN Mİ - HEPİMİZİN Mİ?

****   ****   ****

Geçen hafta öyle bir söz çıktı ki karşıma..!

Sayfalarca yazılacak, saatlerce konuşulacak bir konuyu, hâni kaba tâbirle “cuk oturmuş” derler ya..!

İşte aynı o şekilde, bir cümleyle “cuk” diye oturtuvermiş yerine.

Istanbul Erkek Lisesi’nden sevgili arkadaşım Mithat Kırayoğlu, tarihi çarşıların önemini anlatan ve Osmanlı çarşı modelinin tarih içindeki serüvenini gözler önüne seren, kendisinin kaleme almış olduğu çok önemli bir yazı gönderdi.

O yazıdan öğrendim ki, değerli arkadaşımın da kurucuları arasında olduğu Çekül Vakfı’nın geliştirdiği, “Kendini Koruyan Kentler” isimli projenin, 1992 yılında Safranbolu’da başlatılan ilk hareketinin sloganıymış bu cümle.

“Evlerinizin içi sizindir, dışı hepimizindir.”

Kısa ve öz...

Açılımlarıyla, hayatın her safhasında herkese yol gösterecek esaslı bir söz. 

****   ****   ****

Bu sözün benzerini ilkokul öğretmenim rahmetli Süheylâ Yağmurlu Hanımefendi’den duymuştum.

Cağaloğlu’n daki okulumuzun bahçe giriş kapısı Şeref Efendi sokağındaydı. Akşamları son dersten sonra okulumuza ait iki otobüs bu dar sokağa gelir ve binmemizi beklerdi.

Çocukluk değil mi işte..!  Bizler de şamata gırgır yapmaktan otobüse binmeyi geciktirince, bazen yarım saatten fazla yol trafiğe kapanmış olur,

Şoförümüz Kenan Amca’nın çabaları da yetersiz kalırdı.

Bir gün Süheylâ Hanım, bir dersin tamamını bu konuya ayırmış, örnekler vererek yaptığımızın çok yanlış olduğunu anlatmıştı.

Sonunda;

“Çocuklar, okul da bizim, otobüs de bizim... Ama sokak bizim değil, herkesin.”

“Oyalanarak sokağı kapatmaya hiçbirimizin hakkı yok. Bunu sakın unutmayın” diye bitirmişti sözünü.

****   ****   ****

Geçtiğimiz günlerde öyle bir haber okudum ki gazetenin birinde..!

Önce güldüm.

Sonra, daha da çok güldüm.

Haber şöyleydi.

Şehrimizin çok bilinen bir semtindeki bir sokağa, yaman bir hırsız dadanmış. 

Adam sanki “otomatik hırsız.”

Hiç aksatmadan iki ayda bir, sokaktaki apartmanların içine giriyor, kapıların önünde bırakılan ayakkabıları çuvalına koyup götürüyormuş. 

Apartman sakinlerinden biri, “beş yüz yetmiş liraya aldığım ayakkabıyı sâdece yirmi gün kullanabildim” diye yakınıyordu haberde.

Otomatik hırsız dedim ya..!

Ayakkbıları daire kapılarının önüne bırakan apartman sâkinleri de pek farklı değiller. 

Onlar da otomatik.

Sanki otomatiğe bağlanmış gibi, ayakkabılar çalındıkça, yenilerini koyup durmuşlar kapılarının önüne.

Onlar koyuyor... Hırsız götürüyor.

Hırsız götürüyor, onlar yenilerini koyuyor.

Hiçbirinin;

“Yâhu, komşular... Hırsız bu..! Adamın işi çalmak.”

“İşini de iyi yapıyor. Baksanıza hiç de yakalanmıyor.”

“Gelin artık... Biz de ayakkabılarımızı kapılarımızın önüne serpiştirmeyelim de, evimizin içine alalım...” 

“Dışarısı herkese ait. Çirkin bir görüntü oluşturuyor. İnsanların göz zevkini bozmaya hakkımız yok” demek aklının ucundan geçmemiş. 

****   ****   ****

Eski Istanbul yaşantısında köklü semtlerde böyle bir görüntüye rastlayamazdınız. 

Kapıların önüne bırakılmazdı ayakkabılar. Zerâfete, görgüye, komşulara saygıya aykırı kabul edilirdi bu davranış.

Bir tek istinâsı vardı. Ölen kişinin ayakkabısı, öldüğü gün herkesin göreceği şekilde sokaka kapısının dışına bırakılırdı. 

Bu bir Istanbul âdetiydi. Zamanla unutuldu gitti. 

Hâni hep anlatırım ya, tanıdığım son Istanbul beyefendisiydi diye..!

İşte yedi göbek Istanbullu olan, soyunda önemli ressamlar, hattatlar bulunan Serhat Amca’mızın ölüm haberini alır almaz evlerine koşup gittiğimde, kapılarının önünde ayakkabısını görünce öğrenmiştim ben de, bunun eski bir Istanbul âdeti olduğunu. 

İhtiyaç sahibi bir kişi alsın diye mi..? 

Evinden bir daha dönmemek üzere çıktı gitti,anlamında mı..?

Yoksa, başka bir sebepten mi ..?

O kadar araştırmama rağmen bir türlü öğrenemedim neden böyle yapıldığını..?

Bilen varsa, bana da anlatırsa çok memnun olurum doğrusu.

****   ****   ****

Kapıların önününe ayakkabıların bırakılmadığı eski Istanbul’da, şehrin silûetini bozan uyumsuz, çirkin binalar da göremezdiniz. 

Herkes bilirdi, evlerinin kapısının önünden başlayarak, şehrin tamamındaki her yerin, herkese ait olduğunu. 

Rant diye bir şey yoktu o zamanlar.

Emek sarf etmeden para kazanılmazdı. Para kazanmak için de şehre zarar verilmezdi.

“Balık baştan kokar” derler ya..! 

Bu, “evlerinizin dışı hepimizin” anlayışının bozulması da, ayakkabılardan başladı. 

Sonra dalga dalga yayıldı.

Şehre ve birlikte yaşadığımız diğer insanlara saygı azaldı. 

Hiç unutmam, dokuz yaşımdaydım. Arabamızın alındığı ilk akşam bütün aile mavi renkli Desoto’ya binip Bahçelievler kavşağındaki “Ömür”e gitmiştik. 

Pek meşhurdu o zamanlar Ömür Restoran.

Özellikle de ayranı...

Biz indikten sonra şoförümüz Mesut Ağabey restoranın park yerinde arabayı birkaç dakika çalışır vaziyette tutunca, yanına bir bey gelmiş. 

“Lütfen ya motoru kapatın... Ya da yola devam edin. Eksoz gazınız havayı kirletiyor” diye kibarca ikaz etmiş. 

Eski Istanbul anlayışı böyleydi işte.

Eğer bu anlayış devam etseydi, Istanbul bugün bir müze şehir gibi orijinal mimâri dokusu bozulmadan günümüze kadar gelecekti.

Örneğin, Safranbolu...

Çekül Vakfı öncülüğündeki çalışmalarla mimâri değerler korunmuştur orada. 

Bin’den fazla konak restore edilmiş, orijinal hâliyle korunarak konaklama, müze veya kültür merkezleri olarak halka sunulmuştur. 

Bunun sonucunda da özüne dönüp, UNESCO’nun dünya mirası listesindeki yerini almıştır.

****   ****   ****

“Evlerinizin içi sizin, dışı hepimizin.”

Sıradan bir cümle gibi görünse de, anlam derinliği yüksek olan bu sözü şehrin her yerine yazmak lâzım. 

Meydanlara, caddelere, sokaklara, sahillere ve hattâ denizlere...

Sâdece oralara değil, dağlara taşlara bile yazmak lâzım.

Meselâ;

Öce Ataköy sahiline yazmak lâzım. Hâni eski Ataköy Plâjı’nın sırasına yapılan yan yana dizilmiş beton heyûlâlar var ya..!  İşte tam da oraya..!

Sahili kapatmış, arkadakilerin önünü ve rüzgârını kesmiş o dev beton kütleler yüzünden bir arkadaşım elli iki yıldır oturduğu evinden başka bir semte taşındı. 

 

Taşındı da..! 

Yeni evinde, üst kattaki komşunun bitmek bilmeyen gürültülerinden dolayı bin pişman şimdi.

Yağmurdan kaçtı, doluya tutuldu. 

İşte o yüzden, bu yazıdan bir tane de o apartmanın girişine ve daha onun gibi binlercesinin girişine yazmak lâzım.

Trafikte, sen geçeceksin, ben geçeceğim inatlaşmasıyla kavgaların yaşandığı,bıçakların silâhların konuştuğu yollara da yazmak lâzım;

“Arabalar sizindir ama yollar hepimizindir” diye.

Istanbul’un silûetini bozan gökdelenlerinin girişine yazmak lâzım; 

“Diktiğiniz beton kuleler sizindir de, Istanbul hepimizindir. Sâdece hepimizin de değil... Bundan sonra gelecek bütün nesillerindir” diye.

Birinci Boğaz Köprüsü’nden Anadolu yakasına geçince, beş dakika sonra sıra sıra, önlü arkalı, dip dibe karşınıza çıkıp, âdeta üstünüze iniyormuş gibi sizi korkutan beton canavarların önlerine de yazmak lâzım bu yazıyı;

“Yüzlerce yıldır tabii hâliyle yaşanan bu yerleri beton canavarlara dönüştürmeye ne hakkınız vardı. Orası bütün Istanbul’lulara ait yerlerdi” diye.

****   ****   ****

Kadınları taciz edenlere, şiddet gösterip yaralayıp öldürenlere... 

Maddi mânevi her türlü şiddete başvurup topluma zarar verenlerin beyinlerine de yazmak lâzım.

Hem de büyük harflerle yazmak lâzım;

“Vahşet, acımasızlık, ahlâksızlık sizinse, huzur içinde yaşama hakkı da herkesindir” diye.

Sıradan bir cümle gibi görünen bu çok önemli sözü dünya liderlerinin, yöneticilerin ve makam sahiplerinin odalarına da yazmak lâzım;

“Koltuklar sizin ise... Huzur içinde yaşamak hakkı da bütün insanlığındır” diye.

Bu sözü, pandemi döneminde

Maskelerini takmayan, karantinadan kaçan, saklı gizli kınalar, eğlenceler, partiler düzenleyen insanların evlerine de yazmak lâzım;

“Sizin sorumsuzluğunuz sizindir de..! Salgından korunma hakkı da herkesindir” diye.

Bu sözü sosyal medyada yaydıkları yalanlarla toplumu kutuplaştıran, toplumun huzurunu bozup ortalığı karıştıran kötü niyetli insanların hesaplarına da yazmak lâzım;

“Yalan söyleme arkadaş..! Palavracılık seninse, doğruları bilme hakkı da hepimizindir” diye... 

Bu sözü din adamlarımızın bazılarının da önüne koymak lâzım. 

“Öyle bir gençlik var ki artık... Dünyayı tanıyan, çok okuyup her şeyi sorgulayan, dinlediklerini bilimin ve aklın süzgecinden geçiren bu gençliğe, siz elli sene öncesinden kalan uslûbunuzla bir şey veremezsiniz.”

“Giyiminizle, kuşamınızla, konuşma tarzınızla, diksiyonunuzla, duruşunuzla, anlatım şeklinizle kendinize yeni bir format atın.”

 

“Çağın sorunlarının farkına varıp, gençliği anlayın. Şefkatle, yumuşak ifadelerle konuşun. Teferruatları değil, dinin özünü anlatın. Aksi hâlde kendinizden uzaklaştırırsınız gençleri” diye.

Bu sözü, mütedeyyin insanlarımıza da anlatmak lâzım;

“Yaptığınız ibadetler, kıldığınız namazlar sizi ilgilendirir. Toplum içindeki davranışlarınız ise herkesi ilgilendirir.” 

“Trafik kurallarına uymamak, kaldırımlara park etmek bile hak almaktır. Bu kadar hassastır kul hakkı. Sadece ibadetle sınırlı değildir dini görevleri yerine getirmek. Toplum içindeki davranışlarınız da çok önemlidir. İbadetleriniz sizeyse, toplum içindeki davranışlarınız hepimizedir” diye.

Bu sözü, iş hayatına, patronlara, çalışanlara, politikacılara, sanat dünyasına, medya dünyasına... 

Kısacası toplumun bütün kesimlerindeki insanların her gün görecekleri yerlere koca koca harflerle yazmak lâzım;

“Yaptığınız iş sizinse, muhatabınız da bütün toplumdur. Yaptığınız işi en doğru şekilde yapmalısınız” diye...

****   ****   ****

Otuz’lu yaşlardaydım. 

Her sabah arabamı koyduğum garajda bir akşam manevra yaparken “tık” diye arkada duran arabanın sol farının altındaki sinyale vurmuşum. Cam kırılmış. 

Dört kat yerin altındayım. Kimseler yok etrafta. Ne bir insan, ne de bir kamera.

Çekip gitsem, kimsenin haberi olmayacak.

İyi de; 

“Hata benimse, araba da sahibinin.”

Üstelik araba az bulunan cinsten. Belli ki kırılan cam da, hem pahalı, hem de hemen bulunamayacak cinsten.

Çıktım yukarıya, anlattım durumu yazıhanedeki görevliye. 

Dedim ki;

“Çok özür dilerim sahibinden. Telefonum sizde var, söyleyin özür dilediğimi de, zararını karşılayım.”

Üç gün geçti haber yok. O zaman cep telefonu filân da yok.

Dördüncü gün cevap geldi.

Araba Yeşilçam’ın eski jönlerinden Tunç Oral’ın mış. 

“Bu iyi niyet bana yeter. Teşekkür edin o genç arkadaşa demiş.”

Israr etmeme rağmen sonuç değişmedi.

O anda bir gönül köprüsü kurulduğunu hissettim aramızda.

Ortaokulda iken, derslerin boş olduğu bir gün, arkadaşım Bahattin Arbaş’la birlikte Sultanahmet Parkı’nda dolaşırken, çevirdiği filmin dinlenme molasında, ayakkabılarını boyayan boyacıya gösterdiği alçak gönüllü davranışı ve verdiği on lirayı hatırladım.

Ayakkabı boyatmak elli kuruştu o zaman.

Eşi Nurten Hanım’ın Rumeli Caddesi’nde tam da bizim karşımızdaki binada, ikinci katta sokak hayvanlarının korunması ve bakımlarıyla ilgili bir derneği vardı.

Çok değerli bir hanımdı. 

Yıllar sonra Muğla’nın Milâs ilçesinde çıkan bir orman yangınında, bahçesindeki köpekleri yaralı olarak kurtardıktan sonra, barınaktakileri de kurtarmak isterken ağır bir şekilde yanıp hayatını kaybettiğini öğrenince, sanki çok yakın bir arkadaşımı kaybetmişim gibi üzüldüm.

Her aklıma geldikçe aynı duyguları yeniden yaşarım.

Birbirimizi tanımasak bile basit bir olayda yaşadığım bu karşılıklı iyi niyetli davranış yüzünden, hep ayrı bir yeri olmuştur onların benim hayatımda.

Kendimizden başkalarının hakkını koruyan bu, “hepimizin” anlayışı böyledir işte. 

Karşınızdakinin hakkına saygı gösterirseniz eğer, siz de karşılığını görürsünüz. 

O zaman da bu anlayış sizi sevgiyle, sempatiyle, güzel duygularla donatır hayatınız boyunca.

****   ****   ****

Bizim çocukluğumuz,

aile büyüklerimizden, paylaşmanın ve birbirimizin haklarına saygı göstermenin önemini öğrenmekle geçti. 

Göz hakkının ne olduğunu daha küçük yaşlarımızdayken öğrendik biz.

Sokakta oynardık o zamanlar.

Sokaklar oyun yerleriydi çünkü. 

Daha önce de yazmıştım;

Anneciğimden oynarken yemek için kuruyemiş isterdim.

Kabuksuz ve çekirdeksiz olanlarını koyardı bir küçük kesekâğıdına ve öyle verirdi, sokağı kirletmeyeyim diye. 

“Sokak herkesindir oğlum, kirletmek çok ayıptır” diye de tembih ederdi.

Bir ikinci kesekâğıdına da aynılarından koyar;

“Bu da arkadaşların için” derdi. 

Şimdiki gençler kesekâğıdını bilmezler. 

Bizler de poşetin ne olduğunu bilmezdik o zamanlar.

Yoktu ki zâten. 

Paylaşmayı ve ikrâm etmeyi o kesekâğıtlarıyla öğrendik biz.

Göz hakkının ne olduğunu, sokakların herkese ait olduğunu, her hareketimize dikkat etmemiz gerektiğini daha küçük yaşlardayken öğretirlerdi bize annelerimiz, babalarımız ve öğretmenlerimiz.

****   ****   ****

Dedim ya bu sözü dağlara taşlara bile yazmak lâzım diye... 

Günümüz dünyasında daha o kadar çok yere yazmak lâzım ki, bu sözü..!

Yazmakla bitiremezsiniz.

Yazdıkça, yazılacak yeni yerler çıkar karşınıza.

Eskiler bunu kolay hâlletmişler. Aile terbiyesi diye bir sistem geliştirmişler.

Yazılımını da o sistemin içine yerleştirmişler.

O yazılım çocuklarımızın sıfır noktasıdır. 

Orada başlar çocuklar hayatı öğrenmeye. 

Orada şekillenirler. Orada öğrenirler doğruları yanlışları.

Boşuna dememişler, “ağaç yaşken şekil alır” diye.

****   ****   ****

Günümüzün modern dünyasında yaşam şeklimiz değişti. 

Anneler babalar çalışmaktan yorgunlar. Vakitleri kısıtlı. 

Evlerimizin içi de eskisi kadar bizim değil artık. 

Dışarıdaki hayat baskın çıkıyor. 

Sıfır noktamızı zorluyor. 

“Evlerinizin içi sizindir, dışı hepimizindir.”

Ben bu sözü çok önemsedim

Safranbolu’nun harap hâldeki mimarî dokusunu aslına döndüren bu söz, toplumumuzda kaybettiğimiz değerleri de geri getirebilir.

Ne dersiniz..?

Üzerinde düşünmeye değmez mi..?

                                 A.İlhan Molu



  • Pazartesi 15 ° / 1 ° Bulutlu
  • Salı 12 ° / 5 ° Bulutlu
  • Çarşamba 13 ° / 4 ° Bulutlu
  • BIST 100

    1.329%-1,03
  • DOLAR

    7,8445% 0,39
  • EURO

    9,3918% 0,43
  • GRAM ALTIN

    449,47% -1,87
  • Ç. ALTIN

    741,6255% -1,87