Taylan Özgür KÖŞKER (Güne Özel Hikayeler)


KARA ÇİÇEK (BİR YAZAR BİR KARGA) 

KARA ÇİÇEK (BİR YAZAR BİR KARGA) 


                       KARA ÇİÇEK (BİR YAZAR BİR KARGA)                                                                

                                                                                    Sema Kaygusuz için...

                Gece boyunca çalışmıştı. Yazmış da yazmıştı. Düşlerini, özlemlerini, korkularını, öfkelerini kâğıda dökmüştü. Onun için yazmak, yaşamaktı. Yazmak, düşler kurmak, sorular sormaktı. Bu sorulara yanıtlar aramaktı.

                Okumak da yazmak da onun için kendini aramaktı. Kendini yakalamak, kendini yitirmek, yeniden bulmaktı.

                Yazarak yaşıyordu. Yazarak yaşamını kazanıyordu. Saatlerce çalışması, yazdıklarına yoğunlaşması gerekiyordu. O yüzden yalnız yaşıyordu. Aslında yalnız değildi. Öyküleriyle güne uyanıyor, okuduğu şiirlerle nefes alıyor, romanlarla, masallarla uyuyordu.

                Sözcükler, düş dünyası onun kardeşleriydi. Yaşama tutkusuydu.

                O, bir yazardı. Durmadan yazıyordu. Şiir okuyor, yazıyordu. Sinemaya gidiyor, film izliyor, yazıyordu. Müzik dinliyor, yazıyordu. Tiyatro seyrediyor, yine yazıyordu. Tüm bunlar onun besin kaynaklarıydı.

                Tüm yaşamı sonsuz bir etkilenmeyle, büyülü bir düş dünyası içinde geçiyordu.

                Denizi seyrediyor, uzun yürüyüşlere çıkıyordu. Arada sırada yemek yapıyor, ruhunu dinlendiriyordu. Bunları yaparken yeni yazacaklarını düşünüyordu.

                Yaşamın da içindeydi. Çok sevdiği dostları, el üstünde tuttuğu, sık sık görüştüğü bir anne babası vardı.

                Tüm yaşam, her şey onun için yazmaya dahildi. Yaşamın tüm etkenleri onun yazmasına yol açıyordu.

                Bir de hayvan dostuydu yazar. Yanlış anlaşılmasın. Evinde hayvan beslemiyordu. Hayvanları satın alıp onları bir kafese koyup da besleyen hayvan dostlarından değildi. Hayvanat bahçesine gidip yaşam alanları daraltılmış hayvanları hayranlıkla izleyenlerden de değildi. Hayvanların özgür olmasından, doğada kendi yaşamlarını sürdürmesinden yanaydı. Yazdığı öykülerde, romanlarda hep bunu savunuyordu.

                Gün ışımıştı. Güneş, evin kocaman salonunun içerisine bir tutam aydınlık serpmişti.

                Yazar, gece boyu yatağında sözcüklerle geçirdiği derin uykusundan uyandı. Perdeyi çekti. Usulca pencereye yaklaştı. Burnunu cama dayadı. Sonra pencerelerden birini açtı. İçerisini havalandırdı. Pencereden görünen aşağıdaki çöp konteynırına gözü takıldı. Konteynırın alt yanında yedi sekiz tane karga görünüyordu. Yere düşmüş sapsarı bir poşeti gagalarıyla didik didik ediyorlardı. En sonunda poşeti deldiler, iştahla içindekileri yemeye koyuldular.

                Gökyüzüne baktı. Gökyüzü kapkara kargalarla doluydu. Bir anda sanki gök gürlüyormuş gibi geldi yazara. Korktu. Ne de çok karga vardı. Kapkara tüyleri ve telekleriyle uçuyorlardı. Gürültü, gittikçe arttı. Birdenbire eve doğru uçan binlerce kuş gördü sanki. Çığlık çığlığa kanat çırptılar. Apartmanın üstünden geçtiler. Pencereden bakıp kuşların bulutlarda yitip gidişini seyretti. Son kez bir küme daha karga ağaçların, apartmanların arasında döndü. Tüyleri kara kara balkıyordu. Kanat çırptılar, döne döne gittiler. Ansızın yazarın aklına yıllar önce izlediği bir film geldi. Filmde kargalar, dünyayı istila ediyorlardı. Filmde kargalar, öfkeli, hırçın canlılar olarak anlatılıyordu. Ama yazar öyle düşünmüyordu. Ona göre tüm kuşlar, bu dünyanın en sevimli canlılarıydı. En renkli, cıvıl cıvıl canlılar. Dünyayı şenlendiren...

                Yırtıcı kuşları da seviyordu. Kartalları, şahinleri, atmacaları...

                Serçeleri de seviyordu. Bülbülleri de, kanarya, saka kuşlarını da. Kırlangıçları, saksağanları, sığırcıkları da...

                Kargalar, hızla uçuşuyorlardı. Çok çalışkanlardı. Evet, yazar bunu çok iyi biliyordu. Toplu halde ötüşleri kulağına kadar geliyordu. Sesleri hiç de kaba değildi. Güzel geldi yazara. Kendi kendine söylendi:

                "Kim demiş kargaların yalnızca gaak gaak diye öttüklerini. Gayet de güzel ötüyorlar." dedi.

                Kargaların oradan oraya telaşla uçuşup getirip gömdüğü sonra da unuttuğu cevizlerden koca koca ağaçların ürediğini biliyordu. Kargalar beşe kadar sayabilirdi. Altıncı cevizi almayı unuturlardı. Böylelikle ovalarda, bazı yerlerde garip ceviz ağaçları olurdu. Kargaların hediyesiydi bu. O yüzden kargalara da ayrı bir sevgi duyuyordu.

                Kargalar iki yüz yıl yaşardı. Yazar bunu da düşündü. "Acaba ben de iki yüz yıl yaşayabilir miyim? Ya da sonsuza dek yaşayabilir miyim? Nasıl? Elbette yazdıklarımla..."

                Aynaya baktı. Saçlarını taradı.

                Duyarlı, yalın, narindi.

                Tıpkı yazdığı yazılardaki gibiydi. Sade, gösterişsiz, ama coşkuluydu. Neşeli, canlıydı.

                Giyinip hazırlandı. Hızla bir şeyler atıştırdı. Gece saatlerce çalışarak bitirdiği son romanını yayınevine götürecekti.

                Kapıyı açtı. Dışarı çıktı. Yürüyordu. Hava, serinceydi. Fakat ara sıra güneş, bulutların arasından çıkıyor, sanki göz kırpıyor, gülümsüyordu. Yeniden kayboluyor, sonra çıkıyordu.

                Gideceği yer biraz ötedeki otobüs durağıydı. Oradan bir saat kadar yolu vardı. Bir saat sonra yeni yazdığı roman dosyasını teslim edecekti.

                Yazar, ara sokaklardan geçiyordu. Caddeler de sokaklar da kalabalıktı. İnsanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı. Herkes bir hayu huy, koşuşturma içindeydi.

                Arabalar, arka arkaya dizilmişlerdi. Kimileri yeni çalışıyordu. Duman çıkarıyorlar, öksürüyorlar, tıksırıyorlar, hareketleniyorlardı.

                Bir ağacın altına park edilmiş arabanın üzerinde kapkara bir canlı gözüne çarptı. Durdu, baktı. Bir kargaydı bu. Küçük yavru bir karga Yuvasından düşmüştü.

                Öyle tatlıydı ki...  Masmavi, boncuk gibi gözleriyle de çevresine bakınıyordu.

                Yazar, o anda her şeyi unutuverdi. Gideceği yeri, yazdığı yeni kitabı, yayınevine gidip dosyasını bırakacağını... Her şeyi bir anda unutmuş, yalnızca minik kargaya odaklanmıştı. Öyle masumdu ki... Bir süre ona bakakaldı.

                Aynı anda karganın çevresinde onlarca kedi olduğunu, keskin gözlerle aç kurtlar gibi baktıklarını da görmüştü.

                Beyaz, krem rengi, turuncu, kapkara, sarı renkte onlarca kedi fırsat kolluyordu. Sinsi sinsi bakıyorlardı.

                Aceleyle arabaya doğru yürüdü. Elini uzattı. Kargayı avucuna aldı. Karga, en ufak bir direnme göstermedi. Yazarın avucuna kolayca gelivermişti.

                Kediler, yavaşça geriye çekildiler. Yapacak bir şey yoktu. Umutsuzca bakıp kaldılar.

                Şimdi gerisin geri dönüyordu. Elinde bir kargayla bir yazar. Yürüdü. Hızla evine yöneldi. Katları, merdivenleri bir bir çıktı. Anahtarıyla dış kapıyı açtı. İçeri girdi. Salondan geçti. Balkona yöneldi. Balkon kapısını açtıktan sonra karga yavrusunu balkondaki saksının dibine bıraktı. Mutfağa gitti. Mutfaktan biraz ekmek, birkaç parça sucuk, bir dilim peynir getirdi. Aceleyle karganın önüne bıraktı.

                Yeniden çıkış kapısına yöneldi. Tam çıkacakken vazgeçti. Yeniden döndü. Balkona gidip kargaya baktı. Öylece, kıpırtısız duruyordu.

"Akşama görüşürüz Kara Çiçek." dedi.

                Konuğunun adını "Kara Çiçek" koymuştu.

                Bu kez kapıyı açtı, usulca çarpıp çıktı.

                 Aradan saatler geçti. Yayınevine gidip dosyasını vermesi, diğer günlük işlerini halletmesi neredeyse bütün gününü aldı. Öte yandan da aklı hep minik konuğundaydı.

                "Şu bizim Kara Çiçek ne yapıyordur acaba?" diye içinden geçiriyordu.

                Akşamüstü eve döndü. Kapıyı açar açmaz balkona koştu. Heyecanla baktı. Yeniden baktı.

                Yoktu. Gitmişti.

                Almışlardı onu. Kim almıştır acaba? Diye sordu kendi kendine. Düşündü, taşındı. Sonunda buldu.

                Elbet bu karga da sahipsiz değildi. Mutlaka anası, atası vardı.

                Bunu düşününce içi rahatladı. Evinin ışığını yaktı, oturdu. Yorulmuştu. Dinlenmeye koyuldu. Bu arada balkonunda kargaya bıraktığı yiyeceklerden de eser yoktu. Ya minik kargacık yemişti, ya da onu alanlar...

                Ertesi gün balkon kapısını açtığında bir anda şaşkınlıkla kalakaldı. Kargayı koyduğu yerde, balkondaki saksının dibinde parlak bir cisim vardı. Güneşe karşı parıl parıl ediyordu. Bir cam parçasıydı bu.

                Karga, yazarla iletişime geçmişti. Onunla mektuplaşır gibiydi.

                Bir teşekkür müydü bu? Ona hatıra mı veriyordu?

                Birkaç gün daha böyle devam etti...

                Minik karga, yazarın yüreğini alevlendiriyordu.

                Bir sonraki gün ise yine parıl parıl bir jelâtin, sonraki günler de parlak cisimler...

                Yazara yaşamını kurtardığı için minnet duyan Kara Çiçek, sürprizlerle doluydu.

                Bu parlak hediyeler yazarı çok duygulandırdı. Evet, kargalar parlak şeyleri severdi. Yazar, bunu biliyordu. Çok etkilenmişti. Yaşamına sıcacık bir renk, canlılık gelmişti.

                En sonunda gülümsedi, bir heyecanla masanın başına oturdu.

                Düşündü, taşındı, kafasında ölçtü, biçti. Kargayla olan bu unutulmaz dostluğunun öyküsünü yazdı.



  • Çarşamba 33 ° / 21 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Perşembe 31 ° / 20 ° Güneşli
  • Cuma 29 ° / 16 ° Güneşli

Balıkesir

08.07.2020

  • İMSAK 03:50
  • GÜNEŞ 05:42
  • ÖĞLE 13:19
  • İKİNDİ 17:15
  • AKŞAM 20:46
  • YATSI 22:29
  • BIST 100

    119.339%0,72
  • DOLAR

    6,8602% 0,04
  • EURO

    7,7411% 0,05
  • GRAM ALTIN

    395,80% 0,52
  • ÇEYREK ALTIN

    653,07% 0,52