Taylan Özgür KÖŞKER (Güne Özel Hikayeler)


KEKLİK YAVRULARI

KEKLİK YAVRULARI


Yavru keklikler, birbirlerine iyice sokulmuşlardı. Kasım ayının soğuk rüzgarı her birinin tüylerini okşuyordu. Hepsi de titreyerek duruyorlardı. Anne keklik de başlarındaydı, fakat endişeli bir hali vardı.

"Ya yavrularıma birşey olursa... Ya onların canını acıtırlarsa..."

            Ah o zaman ne yapardı? Onları koruyamayacağı düşüncesi içini tıpkı bir elma kurdu gibi kemiriyordu. Ne olursa olsun onları korumalıydı. Daha korunaklı bir yer bulacaktı onlara.

            O günü hep birlikte geçireceklerdi. Mutlu, huzurlu, doyumlu, çiçek, kekik, toprak kokulu... Kaygılanmadan, korkmadan, karınlarını doyurmuş olmanın güzelliğiyle...

            Tam on sekiz tane yavrulardı. Ah o Ağaç Sansarı olmasa yirmi yavru olacaklardı.        

            Yumuşacık tüylerinin altında birbirlerine daha da sokuldular. Dondurucu rüzgar onları bataklığın berisindeki sazlıklara sığınmaya zorluyordu. Sazlıklara kendilerini bir atabilselerdi, ısınırlardı en azından. Üstelik tüyleri onları sıcacık tutuyordu.

            Dağlar çoktan karlamıştı. Güneş, doğmak üzereydi. Birazdan kocaman bir top ışık gibi tepelerden yüzünü gösterecekti. Güneş, aydınlık, rahatlık demekti. En büyük ısı kaynağıydı. Fakat ne zaman tam olarak yukarıya çıkar, iyice ısıtırdı dünyayı. Bulutlar, ona engel olur muydu? Bulutlar araya girmezse daha iyi ısınırlardı. Ama kışın bulutlar iş başında olurdu. Yazın tatile giderler, iyice dinlenip gelirlerdi. Fakat büyük bir gerçek vardı. O da mevsimin kış olduğu gerçeğiydi. Bulutlar, yağmurlar, rüzgarlar, uçarlar, kaçarlar, dağlar, tepeler gün yüzündeydi.

             Bir de don başlarsa...  O zaman işler değişirdi. Geçen yıl öyle soğuk olmuştu ki... Dereler, ırmaklar, göller takır takır buz tutmuştu. Bu yıl yine daha iyiydi.

            Dün ne güzel kahvaltı yapmışlardı. Hava güneşliydi. Arada rüzgarlar çıksa da güneş onların bedenini ısıtıyor, onlara mutluluk veriyordu. Ne kadar zorlansalar da birkaç tohum ve sararmış ot bulabilmişlerdi. Karınca yumurtalarını olağanüstü bir uğraşla bulup yemişlerdi.

            Tam bu sırada Uzun Kulak'la karşılaştılar. O da sabah gezisine çıkmıştı. Anne keklik temkinli davranırdı. Uzun Kulak nasıl davranıyorsa ona göre bir tutum takınırdı. Çünkü onun davranışlarından herşey anlaşılırdı. Eğer onun peşine avcılar düşmüşse soluk soluğa olurdu.  Oradan oraya koşturmaktan yorulmuş bir hale bürünürdü. Anne keklik, avcıların onların da peşine düşmelerinden çekiniyordu. Yavrularını ateşe atmak istemezdi.

            Gece boyunca kar yağmıştı. Apak karlar her bir yanda birikmişti. Ovalar, dağlar, taşlar bir tek renge kesmişti.

            Anne keklik, tazecik karları eşeliyordu. Epey uğraşmasına karşın hiçbir şey bulamamıştı. Yavrular da o da çok acıkmışlardı.

            O anda ilerdeki ağaçların arasından kızıl bir gölge belirdi. Kızıl gölge onların yüreğine açlık duygusunun yanında bir duygu daha yerleştirmişti. O da yaşamda kalıp kalmama düşüncesiydi. Yani korkuydu.

            Uzun Kuyruk, usul usul ilerliyordu. Kızıl tilki onlar için büyük bir tehlikeydi. Bu doğruydu. Fakat daha da büyük bir bela vardı başlarında. O da soğuktan donma ve açlık tehlikesiydi.

            Uzun Kulak, ağaçların arasında dolanıp duruyordu. Birdenbire hızla kaydı. Sonra kayboldu. Bir dal parçası ya da bir bitki kökü bulmuştu. Onu kemirip duruyordu.

            Anne keklik sağına soluna bakındı. Hiç kıpırdamadan durmaları gerekiyordu. Donmuş bataklığın yanında köşede büzülmüş yavrularıyla bekliyorlardı. Uzun Kuyruk, kimbilir neyin peşindeydi. Kurnazca bakınıyordu çevresine. İki gidip bir geliyordu. 

            Anne keklik ve yavruları bekliyorlardı. En küçük keklik annesine fısıldayarak birşey soracak oldu, anında susturdular.

"Şşşt, dur! Ses çıkarma, kımıldama!" dediler. O da sustu.

            Epey bir süre sessizlik oldu. Uzaklardan bir kuş sesi işittiler.

            Ufacık kuş, bir ağacın üstündeydi. O da en güzel sesiyle, hiç insanı sıkmadan kendi hikayesini anlatıyordu. Müzikli sesi keklik kardeşleri kendinden geçiriyordu. İçten içe öyle seviniyorlardı ki... "Keşke bizim de böyle güzel sesimiz olsa. Bülbül gibi şakıyabilsek..." dediler. Ama bunları içlerinden geçirdiler. Çünkü Uzun Kuyruk hala onlardan uzaklaşmamıştı. O da kuşun sesine odaklanmıştı. Açlığını unutmuş, güzel sesi dinliyordu.

            Kuş, kendi dilince şunları söylüyordu.

            "Ben kuşların en güzel seslisiyim. Adıma şiirler yazılmış. Şarkılar, türküler söylenmiş. 

            Benim özgürce uçmam gerek, sevinçten dolup taşmam gerek, kederli de olsam üzgün de olsam şarkı söylemem gerek, çıkıp şu dallara konmam gerek...   Özgürce dolaşmam gerek...

            Sonra müzikli sesiyle konuşmayı sürdürdü. Ağaçlar, yapraklar rüzgarlar tatlı tatlı sallanmaya başladı. Uykudaki çiçekler, donmuş otlar uykudan uyandılar. Keklikler daha da birbirlerine sokuldular. Güzel sesli kuş, onları kendine getirmiş, içlerine bir güven duygusu yerleştirmişti. 

            Keklikler de güzel öterlerdi. Sesleri ta ötelerden duyulurdu. Hele ki kınalı keklikler... Onlar dağların, kayalıkların yalnız, güzel sesli kuşlarıydı. Onlar da kafeste yaşayamazlardı. Özgürlüklerine düşkünlerdi. Sahi ya özgürlüğüne düşkün olmayan bir canlı var mıydı? Herkes doğada, kendi yerinde vardı. Her horoz kendi çöplüğünde öterdi. Keklik, kayalıklarda, bülbül, yuvasında, insan, evinde, ayı, ininde yaşardı. Balıklar göllerde, denizlerde yüzerdi. Herkes kendi yaşamını kendi yerinde sürdürürdü. Ama mutlu, ama güvenli. Biraz şiirli, biraz müzikli. Sessiz, sakin...

            Kayada keklik şakır,

            Yaralarım durmaz balkır...

            Yavru keklikler bekliyorlardı. Bülbül susmuştu, Uzun Kuyruk'tan da ses soluk gelmiyordu. Uzun bir süre sessizlik oldu. Hiç kımıldamadan öylece duruyorlardı.

            Bir yerlerden kapkara bir kuş geldi. O da bir yere kondu. Kahverengi bir kuyruğu da göze çarpıyordu. Ne cins bir kuştu, adı neydi. Hiç kimse bilmiyordu. Çok sevdiler onu. Sonra minicik kanatlarını çırparak uzaklaştı. Umarız dediler içlerinden. Onu da bir avcı avlamaz. Hem insan avcılar, hem de uzun kuyruklar. Ama illaki avcılar. Avcılar, tetik çektiler mi tüm kuşlar havalanırlar. Hepsi de kanat çırparak ürküyle bir o yana bir bu yana uçarlardı. O ses gelmeye görsün. Bir anda her yer işte esas o zaman buz kesilirdi.

            Yaşam o zaman zorlaşırdı. Yaşam tüm güzelliğine karşın, bir anda çekilmez olurdu. Eğlenmek için tetik çekenler, tuzak kuran avcılar, keklik gibi öterek keklik yakalayanlar... Onların seslerini taklit ederek keklikleri yakalayanlar da vardı. Hadi neyse Uzun Kuyruk besleniyordu. Karnını doyurması gerekirdi. Yavrularına yiyecek götürecekti. Çünkü açlıktı bu. Laftan sözden anlamazdı. Aç kalmak istemezdi hiçbir canlı. Ama ya eğlence için tetik düsürenler, onlara akıl, sır ermiyordu...

            Bir yaşam savaşı sürüyordu. Müzikli de olsa şiirli de olsa türkülü de olsa güzel de olsa kötü de olsa yaşam yaşamdı. Hayatta kalmak, güzel ağız tatlarıyla karnını doyurmak, güneşe doğru uçmak onların en güzel düşleriydi. Bu düşler, onları birbirlerine daha da sıkı kenetlendiriyordu.

            Kekliklerin aklına bir sürü şey geliyordu. İki kardeşlerini sansara kaptırmışlardı. Bir de bir tane de kuzenlerini yırtıcı bir kuş avlamıştı.

            Güneşli bir gündü. Hava çok güzeldi. Kuşlar uçuyor, gökyüzü mavileniyordu. Ne kaygıları ne korkuları vardı. Yukarıda bir alıcı kuş fırıl fırıl dönüyordu. Kuş, kanatlarıyla dünyayı örtüyordu sanki. Gözleri öyle etkileyiciydi ki...  Kanatlarında kapkara, kahverengi, sarı renkler... Gagası da bir değişikti. Kıvrık uçlu, görkemli bir gagaydı.  Ona hayranlıkla baktılar. Ama nereden bileceklerdi. Bir anda aralarından birini alıp götüreceğini düşünemediler. Aslında anneleri onlara her şeyi de anlatıyordu. Ama havanın güzelliğine aldandılar, bir an için boş bulundular. O anda da aralarından biri gitti. Bir daha ondan haber alamadılar.

            Aralarından en küçük olanı dayanamadı, fısıldayarak sordu,

"Ne zamana dek bekleyeceğiz? Henüz gece bile olmadı."

"Bekle. Sabırlı ol." dedi en büyükleri. "Yoksa kuzeninin, iki kardeşinin başına gelenler bizim de başımıza gelir. Hayat daha kısa olur."

"Ama, ama ama." diyecek oldu en küçük keklik." En büyük keklik sözünü keserek,

"Aması maması yok." dedi.

            Aralarında böyle fısıldaşırlarken bir anda üst üste taak!, tak, tak diye sesler geldi.

            Her şey yine bıçakla kesilir gibi olmuştu. Yer gök donakalmıştı. Ne kadar korkunç bi sesti öyle.

            Bülbül, korkuyla havalandı. Uçtu, gitti. Kargalar, serçeler, her cins kuşlar da korkuyla kaçıştılar.

            Uzun Kuyruk, Uzun Kulak, uçarlar, kaçarlar, kemirgenler, sürüngenler, alıcı kuşlar bir anda saklandılar. Hiç bir yerden bir çıt sesi bile gelmiyordu. En küçük bir fısıltı dahi yoktu. Ortalık ıpıssız kalmıştı.

            Sonra konuşmalar gelmeye başladı. Tüm canlılar, hayvanlar, kuşlar, böcekler kulak kesilmişlerdi. Dinliyorlardı.

"İyi atıştı."

"Bravo!"

"Tebrikler!"

"Sen turnayı gözünden, kaçan tavşanı ard ayağından..."

            Keklik yavruları göz ucuyla baktılar. Anne keklik, yavrularına birşey olmadığını gördü. Pek sevindi. Hiçbirinin kanadına en ufak bir zarar bile gelmemişti.

"Korkmayın çocuklar," dedi. "Bu sesler hemen ötemizdeki kel kayalıklardan geliyor. Atış yapıyorlar orada kayalıklara. Sesler oradan geldi."

"Ne yani," dedi yavru kekliklerden birisi. "Boş kayalıklara atış mı yapıyorlar?"

"Evet. Boş kayalara atış yapıyorlar."

"Neden peki?"

"Sonraları daha iyi atış yapabilmek için. Ya da eğlenmek için."

"Başka bir eğlenceleri yok mu bu insanların?"

"Bilemiyorum," dedi anne keklik düşünceli.

            Keklikler soluklarını bıraktılar. Soğuğu, tilki, sansar korkusunu da bastırmıştı bu ses. İliklerine dek ürpermişlerdi.

            Akşam oluyordu. Güneş, sabah yeniden doğmak üzere dünya ile vedalaştı. Gökyüzü usul usul karardı. Sessizliğin sesi...

                                                     ***

            Gece olmuştu. Açlık, soğuk, yaşamda kalıp kalmama korkuları olmasaydı. Ne güzel olurdu. Geceyi, sessizliği onlar da çok seviyordu. Gece, yalnızca bir düş gibi gelen baykuş sesini duyarlardı. Gece olunca canlanırdı bir anda. Baykuş, onların da meraklarını uyandırırdı. Anne kekliğe hiç bitmeyecek gibi olan sorularından birini sordular,

"Neydi bu ses acaba?"

"Baykuş sesi." diye yanıtladı fısıltıyla anne keklik.

"Neden gündüz değil de gece çıkıyor ortaya?"

"O bir gece kuşudur da ondan."

"Peki geceyi neden seviyor? Uykusu gelmiyor mu?" diye sordu en küçük keklik merakla ve fısıltıyla.

"Gündüz uyuyor, gece avlanıp karnını doyuruyor."

"O yüzden geceleri uyumuyor." dedi yavru kekliklerden biri.

"Evet." diye onayladı anne keklik. "Sizin uykunuz gelmedi mi daha?"

            Birkaç yavru keklik, gözlerini kapatmamak için direniyordu. Kimileri çoktan uykuya dalmıştı. Bazıları hala uynktılar. Fakat her an uyuyacak gibi duruyorlardı. Aslında uyumasalar daha iyiydi. Herhangi bir tehlike anında onları uyandırırlardı. Haber verirlerdi. Şimdilik gecenin sessizliği hakimdi. Bulundukları sazlıklarda güvende duyumsuyorlardı. Ama yine de belli olmazdı. Her an herşey olabilirdi.

            Anne keklik, her zaman güçlü, dayanıklıydı. Yavru keklikler çok seviyorlardı onu.

            Her zaman derlerdi,

"Hiç mi şu yaşamında bir gün şikayet etmeyeceksin? Hiç mi söylenmeyeceksin? Bu kadar güçlü ve dayanıklı olmak zorunda mısın? Nasıl bir duygudur bu?" diye sorarlardı. Anne keklik de hiç durmadan yanıtlardı,

"Tüm anneler böyledir. Böyle olmak zorundadır. Yavrularını korumak, sevmek, onlara kimse tarafından söylenmez. Onların ta içinden, yüreklerinden gelir. Bu ayıda da böyledir, kurtlar kuşlarda da, insanlarda da ve tüm canlılarda. Zürafalarda da, tilki, tavşan ve çakallarda da, kekliklerde de..."

            Gece ne güzeldi. Çoğu yavru uyuyakalmıştı. Kar tanecikleri uçuuyordu. Gecenin büyüsü havaya yayılmıştı iyice.

            Yalnızca anne keklik ve yavru kekliklerden ortanca olanı uyumamıştı. Geri kalanların hepsi uykuya yenik düşmüştü. Anne keklik,

"Hadi artık uyu." dedi. "Bak hiçbir tehlkie yok, güvendeyiz. Sabah ola hayrola." dedi.

            Ortanca keklik,

"Benim uykum yok." dedi. "Bence sen uyumalısın anne, çok yoruldun. Dilen biraz. Ben de uykum gelince uyurum. Uyumasam da olur. Belki gündüz uyurum. Anne keklik az da olsa kestirmeliydi. Hani insanlar derdi ya, şekerleme yapmak, diye. Yani biraz da olsa uyuyup dalsa yeterli olurdu. Uyuyup kalkınca yeniden kendine gelirdi. Bu düşüncelerle uyuyakaldı. Ara ara baykuş sesi geliyordu.

            Tek bir yavru uyanıktı artık. Bekliyordu. Herkes düzenli soluk alıp veriyordu. Gece, yıldızlar, gökyüzü pek güzeldi. Ortanca keklik bunları düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordu.

            Açlıktan duramıyordu. Sabah olunca umarım önümüz açılır ve karnımızı doyurabilmek için birşeyler bulabiliriz, dedi içinden.

            Gece, kar, soğuk, yine gece...

            Her yer kapkaranlık...

                                               ***

            Hiç kımıldamadan öylece ertesi güne dek durdular. Hele geceleri... Bıkmış usanmışlardı üşümekten. Tüyleri de olmasa ne yaparlardı? Tüyleri hiç olmazsa onları soğuktan koruyordu. Ama nereye kadar dayanabileceklerdi?

            Her gecenin bir sabahı vardı. Zorlukla da olsa sabahı etmişlerdi. Ama toprak o denli soğuktu ki... Donmuş olan toprak hala buz gibiydi. 

             On dokuz keklik çalılıklara doğru gidiyorlardı. Ne yapacaklardı? Anne keklik kara kara düşünüyordu. Yavrularına yiyecek bulması gerekiyordu.

            Güneş, dağın ardından bir top gibi çıkmıştı. Her bir yanı aydınlatıyordu. Kısa zaman sonra tüm çevreyi yoğun bir sis kapladı. Sis, dumanlı bir görünümdü. O yüzden canlılar, ağaçlar, dallar, yapraklar, kuşlar, çalılar, sazlıklar zar zor seçilebiliyordu.

            Böğürtlen çalılarının olduğu toprak belki daha yumuşacıktı. Bir çukurun dibinde, yaprakların altında birkaç böcek belki birkaç parça da ot bulurlardı. Birşeyler mutlaka kalmış olmalıydı. Açlık, soğuk iyice bastırıyordu.

            İşte tam da bu sırada Uzun Kulak çıkıverdi. Nereden çıkmıştı? Belli değildi. Tüyleri ıpıslaktı. Ayakları soğuktan kızak kesilmişti. Uzun Kulak, bir erik ağacının altındaki karları sipsivri cırnaklarıyla kazmaya koyuldu. Öyle yoğun bir çaba gösteriyordu ki... Gerçekten görülmeye değerdi. Epey süre kazdı. Az sonra gün ışığında göz kamaştıran buz parçaları uçuşmaya başladı. Buz parçaları gökyüzünden onlara doğru vurdukça havada balkıyordu. Dünya, sanki buz parçalarından ibaretti.

            Uzun Kulak'ın ısrarlı uğraşı sonuça veriyordu. Keklik ailesinin geceden beri sabırla beklemesi karşılığını bulabilecek miydi? Günlerdir çektikleri sıkıntılar bitecek miydi? Soğuktan tir tir titreyerek beklemeleri, geceyi, sessizliği dinlemeleri...

            Uzun Kulak, biraz daha kazdıktan sonra buz parçalarının altından sapsarı otlar bir bir ortaya çkıyordu. O, keklik ailesinin yaşamını kurtarmıştı. O anda yine hızla ortadan kayboluvermişti. İmi timi bellisiz olmuştu. Bir sıçrayışta çalıların ardına kaçtı. Küçük arkadaşlarını yalnız bırakıp gitti.

            Keklikler, onun açtığı dar patikadan yürüdüler. Karın altından çıkan solmuş otları on dokuz tane gaga didik didik ediyordu. O denli acıkmışlardı. Soluksuz yiyorlardı. Bir süre sonra doymaya başladılar. Ağır ağır karınlarını iyice doyurdular.

            İçlerinde bir umut, yaşama sevinci belirmişti. Belki ertesi gün hava daha da güzelleşirdi. Güneş, gülümseyerek karşılarına çıkardı. Karınları daha güzel, taze, yemyeşil otlarla doyardı. Bu yüzden ilkyazı bekleyeceklerdi.

            Yaşamak ne güzeldi. İyi de kötü de olsa bundan sonra hep birliktelerdi.



  • Cuma 29.3 ° / 13.7 ° Bulutlar
  • Cumartesi 34.8 ° / 16.4 ° Dağınık bulutlar
  • Pazar 34.1 ° / 18.8 ° Bulutlar

Balıkesir

17.09.2021

  • İMSAK
  • GÜNEŞ
  • ÖĞLE
  • İKİNDİ
  • AKŞAM
  • YATSI
  • BIST 100

    1.417%-0,06
  • DOLAR

    8,5929% 0,79
  • EURO

    10,1347% 0,75
  • GRAM ALTIN

    487,48% 1,45
  • Ç. ALTIN

    804,342% 1,45