Taylan Özgür KÖŞKER (Güne Özel Hikayeler)


OKUYAN TAMAMLASIN

OKUYAN TAMAMLASIN


Ağaçların kocaman gölgeleri bembeyaz duvarlarda oynuyor. Kapkaranlık ve soğuk. Kocaman dallar nasıl da sallanıyor. Aralık ayının hüznü ve soğuğu iliklerimize dek işliyor. Bir yalnızlık duygusu veriyor bize. Evlerin sarı, beyaz ışıkları uzaktan belli belirsiz görünüyor.

                Bir yandan yağmur hızla yağıyor. Yerlerde ufacık göller oluşmuş. Öyle çok su, ışık ve karanlık var ki... Sokak lambalarının ışıkları, ağaçların yaprakları ve esen rüzgarlar, damlayan sular birbirine karışıyor.

                                     AĞRI ANISI

                               Köyün evleri karanlık

                               Gökte yıldız pır pır eder...

                                                               Nazım Hikmet

      İşte bu şarkıyı söyleyerek yürüyorduk. Neredeyse dizlerimize kadar karla kaplıydı her yer. Her yer bembeyaz. Gökyüzü de bembeyazdı. O gün minibüs gelmemişti. Epey bekledik. Umudumuzu kesmiştik. Yürümeye karar verdik. Yukarı ki köyden iki arkadaş benim köyüme geldi. Beni de aldılar. Üzerimizde lacivert, kapkara paltolarımız... Güneş de vardı aslında. Arada göz kırpıyordu bize. O denli kar yağmasına karşın hava ıp ılıktı.

  Rengârenk tilkilerle dolu büyük alanlar görünüyordu aşağıda. Her gidiş gelişimizde görürdük.

                Bu kez toprağın üzerini örtmüş karlar, gençliğimizi de örtmüştü sanki. Kendimizi unutmuş gibiydik buralarda. Günler geçmiyor, çiçekler bir türlü açmıyor, kuşlar süzülüp uçmuyor, ilkyaz da bir türlü gelmek bilmiyordu.

                Bembeyaz umutlar türküye dönüşüyordu dilimizde.

"Köyün evleri karanlık, gökte yıldız pır pır eder..."

            İşte bir köyü geçmiştik. Bir an ardımıza dönüp baktık. Arkamızda alabildiğine uzanan kocaman, bembeyaz örtü kaplamış her bir yanı...

                            BOSTAN KORKULUĞU

                Önce tarlaları bir bir geçtik. Sonra birkaç söğüt ağacı, ardından ufacık akan bir derenin kıyısından yürüdük.

                İlkyazın geldiği nasıl da belliydi. Her yan çiçeklerle donanmıştı. Gelincikler, papatyalar, sarı sarı çiçekler, mor çiçekler... Karşıda, tepede yine tarlaların arasında şirin bir ev görünüyordu.

                Gökyüzünde kocaman bir kuş süzülüyordu. Ne kadar da büyüktü. Kesin ya kartal ya şahindi. Fakat kuyruğu da vardı. Uzun süre düşündük. Ne olabilirdi. Yeniden baktık. Hiç şahinin, kartalın ya da atmacanın böyle upuzun kuyruğu olur muydu? Elbet olmazdı. E o zaman neydi bu? Gökyüzünden süzülüşü de nefisti. Biraz daha yaklaştık. Bu kuşu aşağıdan sanki birisi elindeki iple tutup yönlendiriyordu. Gökyüzüne kadar bir ip uzanıyordu. Kuyruğu da... Kuyruğu nazlı nazlı süzülüyordu. Tabi tabi şimdi anlamıştık. Bu bir uçurtmaydı. Kuş biçiminde yapılmış bir uçurtmaydı o gördüğümüz. Daha yaklaşınca iyice emin olduk. Çok yüksekte, güzelim bir uçurtma uçuyordu. Arada güneşle karşılaşıyor, gümüş gibi ışıltılar saçıyordu. Dikenler, başaklar, toprak yol derken bir süre daha yürüdük. Bir çeşmeye vardık. Az da olsa akan bir çeşmeydi bu. Çeşmede yüzümüzü yıkadık. Yukarıya yeniden baktım. Bu kez kocaman bir ağaç gözüme çarptı. Ağacın yaprakları güneşle ışıldıyordu.

                Biraz daha yukarı çıkmak istedim. Yanımdaki arkadaş önce yorulduğunu söyledi, ama sonra "Ağır ağır çıkarız." sözüme karşı gelemedi.

                Hemen ilerde biraz yüksekte çok ilginç bir kulübe gördük. Önünde eski bir koltuk, daha ilerisinde bir bostan korkuluğu vardı. Hemen düş kurmaya başladım. Bu evde yalnız başıma yaşıyorum. İstediğim zaman koltuğa oturup elime kitabımı alıyorum ve saatlerce okuyorum. Ara sıra da bostan korkuluğu ile sohbet ediyorum.

                                BULUT ÇİÇEĞİ

                Bir kelebek çiçeklere konup konup uçuyordu. Yalnız, kelebek pek sıkıcı bulmaya başlamıştı dünyayı. "Hep aynı şeyler, hep aynı şeyler!" deyip duruyordu.

                "Menekşeye kondum, güllere, gelinciklere, papatyalara...

                "Tamam, kabul ediyorum," diyordu. "Hepsi de rengârenk, güzel çiçekler...

                Hepsi de büyüleyici, mis gibi de kokuyorlar.

                Güller kıpkırmızı, gelincikler kırmızı üzerine kapkara benekleriyle, papatyalar apak yapraklarıyla, sapsarı gövdeleriyle...

                Göz alıcı hepsi. Pek hoş çiçekler. Ama aynı çiçeklere konmaktan usandım. Daha değişik çiçekler, daha farklı bir yaşam istiyorum. Belki benim bilmediğim hayatlar da vardır. Oraları görmek istiyorum.

                Kelebek, bu düşüncelerle yükseldi, yükseldi, yükseldi. Hep de yükselirken aklına şu söz geliyordu:

"Yüksek bir dağa çıkma güçlüğüne katlanmazsanız, güzellikleri göremezsiniz."

                Bir anda kelebek, kendini bulutlarda buldu. Bulutlardan kocaman dumanlar yükseliyordu. Apak dumanlar... Bulutlara yaklaştıkça dumanlar kayboluyordu. Bulutların oraya geldikçe başka bir yaşamın olduğunu anlıyordu kelebek. Yaklaştı, yaklaştı. Sisler arasından dumanlar arasından görünüyordu. Yeni bir yaşam, yeni bir dünya. Bambaşka, renkli ve göz alıcı görüntüler belirmeye başladı.

                Kelebek iyice yaklaşmıştı. Nasıl bir dünyayla karşılaşacaktı? Neler görecekti? Neler yaşayacaktı? Kimlerle karşılaşacaktı? Kim bilir nasıl canlılar vardı burada? Çok merak ediyordu. Yüreği nasıl da tıp tıp atıyordu. Heyecandan neredeyse bayılacaktı. Kelebeğin ömrü kısaydı. Neler gördü, neler yaşadı kim bilir? Ama bu uğurda verdiği uğraşı ve merakını gidermesi onu kısacıktan kısacık yaşamında mutlu etmişti. Bu mutlulukla uçarak yaşamını sürdürüyordu.

                            ÇOBAN

                Poyraz, yazları çobanlık yapardı. Koyun kokusu her yaz üzerine sinerdi. Ama bu kokuyu severdi. Ona huzur, rahatlık verirdi. Bir sıcaklık verirdi. Elinde değneğiyle...

                Değneğine dayanıp düşünürdü. Şimdi de çobanlık yaptığı zamanları anımsıyordu. Koyunlar, keçiler, bir arada otlarlardı.

                 Poyraz, iki elini koymuş dayanmış değneğine, düşünüyordu. Hava çok güzeldi. Nisan ayıydı. Mis gibi kekik, reyhan, türlü otların, çiçeklerin kokuları geliyordu.

                Ne çok sıcak ne de serindi. Keçiler, koyunlar bir arada otluyordu. Kapkara kargalar, koyunların üzerine konuyordu. Gökyüzü apaydınlık, tertemizdi. Kuşlar uçuyordu. On beş koyun, yedi tane de keçi. Arada çıngırak sesleri geliyordu.

                 Poyraz, ıslık çalar gibi koyunlara sesleniyordu.

                 İNSAN DA MI UNUTULUR

Gece yarısıydı. Hava serindi, yağmur kokuyordu. Dışarısı kapkaranlıktı. Yaşlıca bir kadın, tek katlı, kireç duvarlı evinin kapısını açtı, dışarı çıktı, sonra kapıyı yeniden usulcacık kapattı. Kapının hemen bitişiğindeki duvara yaslanmış, dik duran değneği eline aldı.  Beş altı basamaklı merdivenlerden yavaşça aşağı indi.

Umutsuz görünüyordu. Aşırı derecede zayıflamıştı. Upuzun boyu, yetmişli yaşlarını süren cansız yüzü, kahverengi uzun elbisesi ve koyu bir paltosu vardı.  Aşağıya inip kararlı adımlarla yürümeye başladı. Hiç korkusu yoktu. Bembeyaz, kocaman bir köpek de onun ardına takıldı. Onun bir adım arkasından yürüyordu. Yaşlı kadın önde, köpek de onun ardından yürümeye devam ettiler. Evin önündeki ufacık tarlayı geçip yola doğru gittiler. Yola çıktıktan sonra yürüdüler. Köpek, kadının peşinden hiç ayrılmıyordu.  Yazgısı ona bağlanmış gibiydi. Onu adım adım izliyordu. Biraz daha yürüdükten sonra sol taraftaki mezarlığa doğru yöneldiler. Yol, mezarlıktan biraz daha yüksekteydi. Aşağı doğru indiler. Mezarlıktan içeri girdiler.

Kadın, mezarlığın yola bakan kısmına gidip, henüz yeni olduğu belli olan kabarmış toprak kokan mezarın başına çöküp oturdu. Köpek de yanındaydı. Arada kuyruğunu sallıyor, etrafına bakınıyordu. İn cin uykudaydı. Etrafta kimsecikler yoktu.

Yaşlı kadın toprağa bakarak, arada topraktan bir avuç alıp koklayarak kendi kendine konuşuyordu. Sanki karşısında biri varmış da onu dinliyormuş gibi coşkuyla konuşuyordu.  Sonra avuçladığı toprağı yeniden bırakıyordu. Bunu düzenli olarak birkaç kez yaptı. Sonra ağlamaya başladı. Ağlayarak bir şeyler anlatıyordu. Köpek de sanki anlatılanları anlıyormuş gibi hüzünle duruyordu. Bir süre böyle devam etti. Sonra yaşlı kadın ayağa kalktı. Değneğini eline aldı. Yeniden yola doğru yürümeye başladı.

 Köpek, peşinden bir an olsun ayrılmadı. Yavaşça, yine hüzünle yürüdüler. Eve doğru geldiler. Köpek, onunla birlikte merdivenlerden yukarıya dek çıktı. Sonra kapının yanındaki değneğin yanına uzandı. Kapı kapandı. Yaşlı kadın içeri girmişti.

Her gece mi her gece böyle oluyordu. Yaşlı kadın, gecenin bir yarısı uykusundan uyanıp eline sopasını alıyor, yola çıkıyordu, köpek de onu izliyordu. Kadın önde köpek arkasında yürüyor, evin karşısındaki mezarlığa gidiyorlardı. Mezarlığa vardıktan sonra yaşlı kadın hep aynı mezara gidip eğiliyor, oturuyor, uzun süre mezarın başından ayrılmadan içli, yanık, insanın yüreğine işleyen şeyler söylüyordu. Ardından değneğini alıp ayağa kalkıyor, sessiz soluksuz yürüyordu. Sonra köpek de onunla birlikte geliyor gerisin geri eve dönüyorlardı.

Yaşlı kadın köyün biraz dışındaki evinde yalnız yaşıyordu

                               KANATLI ÇİÇEKLER

                Yağmur yağıyordu. İncecikten damlalar dökülüyordu. Yeryüzü sulanıyordu.

                Kargalar toplanmışlardı.

"Göl olmuş burası." dedi biri.

                Ufacık gölcüklerin etrafına toplanmış, taze düşen suyu içiyorlardı.

                               UYKUDAYKEN

                Dün gece yatağımda uyurken sayıklamışım. Geceleyin karanlıkta insan, uyurken neler sayıklarsa sayıklasın, onların ne olduğunu bilmez. İstem dışı söylenmiştir her şey. Ama ona tanık olanlar her şeyi duyar ve bilirler. Neler sayıkladığımı onlar söyledi. Ben de yazdım.



  • Cuma 29.3 ° / 13.7 ° Bulutlar
  • Cumartesi 34.8 ° / 16.4 ° Dağınık bulutlar
  • Pazar 34.1 ° / 18.8 ° Bulutlar

Balıkesir

17.09.2021

  • İMSAK
  • GÜNEŞ
  • ÖĞLE
  • İKİNDİ
  • AKŞAM
  • YATSI
  • BIST 100

    1.421%0,21
  • DOLAR

    8,5844% 0,69
  • EURO

    10,1183% 0,59
  • GRAM ALTIN

    487,47% 1,45
  • Ç. ALTIN

    804,3255% 1,45