OSMANLICA VE DİL DEVRİMİ TARTIŞMALARI BEŞİNCİ BÖLÜM
OSMANLICA VE DİL DEVRİMİ TARTIŞMALARI BEŞİNCİ BÖLÜM
Tarih: 21.1.2019 09:09:31
Ulaş Töre SİVRİOĞLU

Geçen yazılar boyunca Osmanlıcanın evrimini ve giderek daha ağdalı hâle gelişini gözlemlemiştik. Bu yazıda biraz Osmanlıcanın ağdalı bir dil haline gelmesinin nedenleri üzerinde duralım.

Bu soruya cevap vermek için bütün dünyada eski çağlardan günümüze saray ve eğitim kültürünü masaya yatırmamız gerekmektedir. Açıkçası tarih boyunca tüm yeryüzünde saray, eğitim ve din dilinin halkın kullandığından farklı olduğu görülmektedir. Mesela Antik Mısır´da soylular ve rahipler hiyeratik adlı bir yazı kullanırken halk demotik[1] denilen basit bir yazıyla yazılan halk dili kullanmaktaydı. İran´da halk Farsçanın türlü diyalektlerini konuşurken saray Darî adı verilen daha yüksek bir Farsça konuşmaktaydı. Gazneliler, Selçuklular gibi Türk devletlerinde de halk Türkçe konuşurken saray bürokrasisi Farsçayı kullanmışlardı. Hindistan´da seçkin sınıflar Sanskrit[2] dili konuşurken, halk ise Prakrit dilini konuşuyordu. Budist rahipler öğretilerini ve sırlarını saklamak amacıyla Sanskrit dilini kullanmayı tercih etmişlerdi.  Sonraki asırlarda Hindistan´da büyük bir imparatorluk kuran Bâbürler ise yine günlük hayatta Türkçe (Çağatayca) konuşurken; resmi saray dili olarak halkın kullanmadığı Urducayı kullanmışlardı. Çin bürokrasisi de batılıların Mandarin adını verdikleri yüksek bir bir dil kullanılmaktaydı. Konfüçyus gibi filozoflar ise yine halkın anlamadığı Yǎyán (雅言)  lehçesini kullanıyorlardı.

Ortaçağ Avrupa´sında da durum farklı değildi. Tüm kıtanın bilim, din, hukuk ve edebiyat dili artık kimsenin konuşmadığı Latince idi. İster üniversite öğrencisi olsun, isterse bir rahip adayı tüm eğitimliler Latince yazmak, konuşmak zorunda kalıyorlardı ve elbette ki hiç biri halkla temasa geçemiyordu. Zamanla Avrupa aydınları arasında bu duruma itirazlar yükseldi ve İtalya´da Boccaccio (1313-1375), Dante (1265-1321) ve Petrarca (1304-1374) gibi Rönesans yazarları Latince tekelini kırarak halk dilinde (Toskana lehçesi) eserler vermeye başladılar. Tabiki onların bu tavrı Kilisenin tepkisini çekti. Bu tepkilere meydan okuyan Martin Luther İncil´i Almancaya çevirdi. Ancak Latincenin tahtı sallanmasına rağmen hemen yıkılmadı. Kilise tüm yazım hayatında Latince kullanılması hususunda öyle büyük bir baskı kurmuştu ki, Galileo´ya (1564-1642) dönük suçlamaların en ağırı, Kiliseyle çatışmalı olan teorilerini Latince değil “cahil halkın da anlayabileceği bir dil olan İtalyan diliyle” yayınlamasıydı.  Galileo eğer eserini Latince kaleme almış olsa, “yanlış fikirleri” (yani dünyanın dönmesi) ruhbanlar arasında tartışılıp unutulup gidecekti. Buna karşın Galileo´nun fikirlerini İtalyanca yazması halkı kışkırtma maksatlı bir hareket olarak görülmüştü.

Avrupa´nın tüm sarayları da şu veya bu ölçüde halktan uzak diyalektler ve dillerin etkisi altındaydı. Örneğin İngiltere´de ve Almanya´da saray, Fransızcanın tesiri altındayken, Rus sarayı da Almancanın, etkisi altındaydı. Büyük Petro yeni başkentini kurarken (1703) ona Rusça Petrograd değil Almanca Petersburg adını bu nedenle vermişti.

Sonuç olarak eski ve ortaçağlarda nerede bir saray ve ona bağlı bir –dini yada dünyevi- bürokrasi varsa mutlaka halkın genelinden kopuk bir literatür de vardı. Bunu temel nedeni günümüzdeki bakış açısının tam aksine yazılıp çizilenlerin halkın geneli tarafından anlaşılması kaygının taşınmaması hatta tam aksine mümkünse halkın bu bilgilere ulaşmamasının sağlanmasıydı. Mesela, İslâm dünyasındaki en ünlü siyasetnâmelerden biri olan –muhtemelen en eskisi- Hintçeden Arapçaya aktarılmış Kelile ve Dimne´nin yazarı Beydaba, kitabının çoğaltılmamasını, kötü niyetlilerden ve cahil insanlardan uzak tutulmasını vasiyet etmişti. Eğer “cahillerin” eline geçerse kitabındaki fikirlerin saltanat sahipleri için tehlikeli olacağı konusunda da Şah´ı uyarmıştı.

Benzer şekilde Osmanlı sarayı ve medresesi de halkın anlayabileceği bir dil kullanılması fikrine hoş bakmıyorlardı. Osmanlı tarihi boyunca dilin sadeleşmesine dönük çabalar daima karşılarında güçlü bir muhalif kesim buldular. Kendi açılarından da haklıydılar zira bir kadı, müderris veya kâtib çok uzun süren bir eğitimle yetişiyordu ve halkın anladığı basit bir dilin kullanılması onların mesleki değerini zayıflatacaktı. Arapça ve Farsça bilen sayısı azdı ve bu dilleri bilenler oldukça değer taşımaktaydılar. Osmanlıda sadece okuma-yazması iyi olan biri bile geleceğini teminat altına alıyordu. Böyle birinin herkesin hemen öğreneceği bir yazı ve dil sisteminin gelmesini istememesi de olağandı.

Öte yandan birçok kişi Dil Devriminden önce halkın Osmanlı dilini anlayabildiğini iddia ediyor. Osmanlı halkının saray dilini anlayıp anlamadığı konusuna bir sonraki yazımızda değineceğiz.


[1] Yunanca demos/halk´tan geliyor.

[2] Temiz, arı, düzenlenmiş dil anlamına geliyor.

Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa:
DOLAR
5.6889
EURO
6.2847
Reklamlar

 /resimler/2019-8/30/0133327978785.gif

/resimler/2018-9/30/1528469501556.jpg

Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Balikesir için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:37 08:20 13:21 15:46 18:04 19:35
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Bela insanın diline bağlıdır. Bir kimse bir şeyi ?yapmam? dedi mi, şeytan her işini bırakıp onu yaptırana kadar uğraşır.

Hz. Muhammed
1520 Yavuz Sultan Selim Hanı`ın vefatı
1922 Emirdağ ve Ezine`nin kurtuluşu.
1980 İran-Irak savaşı başladı
BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ? -Hapşırdığınız zaman kalbinizde dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarınız bir an için durur. (Ya bi kez griptim hesapladım 120 kez hapşırmışım demek ki kalbim 1 dakika durmuş o gün) -Eiffel kulesinin tepesine çıkana kadar

İlginç Bilgiler