OSMANLICA VE DİL DEVRİMİ TARTIŞMALARI DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
OSMANLICA VE DİL DEVRİMİ TARTIŞMALARI DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Tarih: 24.12.2018 22:40:49
Ulaş Töre SİVRİOĞLU

Son yazımızda Osmanlıcanın her zaman zor bir dil olup olmadığı sorusunda kalmıştık. Osmanlıcanın 600 senelik gelişimine bakıldığında açık biçimde görebiliyoruz ki, ilk asırlarda Osmanlı saray dili ile Eski Anadolu Türkçesi dediğimiz halk dili arasında belirgin bir fark bulunmuyordu. Başka bir deyişle tam da Shakespeare örneğini vermeyi seven çevrelerin de söylemlerini hatırlatırcasına Shakespeare çağının Osmanlıcasının daha sade olduğunu; buna karşın günümüze yaklaştıkça dilin ağdalı hale geldiğini görüyoruz. Bu konunun anlaşılması için en eskisinden en yenisine doğru belli başlı bazı Osmanlı tarihçilerine bakalım... İlk örneğimiz II. Bayezid ve I. Selim zamanlarında yaşamış (15. Asır sonu-16. Asır başı) en eski Osmanlı tarihçilerinden olan Oruç Bey´in Tevarih-i Âl-i Osman´ından bir pasaj: Osman Gazi´nin fetihlerinde sonrası anlatılıyor:

 “Hicretün altı yüz seksen dokuzunda (1290/1291) Osman Gazi aldığı vilayetleri bahş eyledi. Karacaşehr sancağını ki ana (ona) İn-önü derler, oğlı Orhan´a virdi. Subaşılığını karındaşı oğlı Alp Gündüz´e virdi. Ve Yarhisar´ı Hasan Alp´e virdi….Kayın Atası Edebâli´ye Bilecük´ü virdi….”

Buradan da görülüyor ki ve Shakespeare çağında bizim Osmanlıcamız da anlaşılıyormuş. İkinci örneğimiz Oruç Bey´in çağdaşı olan 1520´de vefat etmiş Neşrî´nin Cihannûma´sından II. Murad´ın tahta çıkışına dair rastgele açtığım bir sayfadan alıntı:

 “Rivayettir ki, çünki Sultan Murad, müstakil padişah oldı. İki küçük karındaşı ki Yusuf´la Mahmud Çelebidir, tutup Tokat´a hapsettirmişti. Gönül gözü açılub anları getürüb nazar-ı inayet edüb Burussa´da (Bursa´da) ulufe tayin etti. Anda (orada) oturdular. Sonra ta´unda ikisi dahi vefat etti ve kız karındaşlarından dahi üçünü Karaman oğlına virdi”[1]

Şimdi biraz zamanda yolculuk yapalım bir yüz yıl kadar ilerleyelim ve gene meşhur Osmanlı tarihçilerinden Peçevî´nin (1572-1650) dilini inceleyelim. Peçevî Osmanlıların Eflak ve Boğdan´a yaptıkları seferden ve Erdel Prensi Rakoçi´nin ihanetinden söz ediyor:

“Hâlâ hâkim olan Rakoçoğlı merhum Sultan İbrahim Han hazretlerinin zamân-ı saltanatında mansûb olub bu zamana dek hükümetde idi. Cibilliyetinde olan hıyanet muktezasınca dimağı fesada olmağın bundan akdem kendüsü Leh krallığı sevdasına düşüp oğlını Erdel hakimi etmek üzre İsvec ve Eflak ve Boğdan´da istimdâd ile asker-i cem´ idüp Leh memleketi üzerine yürüdüğünde Leh Kralı Atabe-i aliyyeden isti´âne ve mürâca´ı itmeğin Kırım Hanı taslît olunup la´in-i mezbura gereği gibi gûşmal virildiği balâda zikr olunmuş idi. Yine mütenebbih olmayup vârid olan evâmir-i Aliyyeye çendan inkıyad itmeyüp ‘azar-ı za´ifiyeye mebnî bâtıl cevâblar irsâl eylemiş idi.[2]

Burada dilin değişmeye başladığına tanık olmaktayız. Ana metni bugünkü Türkçemizle hâlen anlayabiliyoruz ama Arabî-Farsî terkiplerin sayısındaki artış hemen belli oluyor. Şimdi zaman makinemizi biraz daha ilerleterek Peçevî´nin ölümünden beş sene sonra doğmuş olan Naîmâ´nın (1655-1716) Osmanlı tarihçilerini en büyüğü kabul edilen tarihçimizin dilini inceleyelim. Naîmâ Genç Osman´ın, kardeşi Mehmed Çelebi´yi öldürmesi hakkında şunları yazıyor:

“ Lâkin Mezbûr  Mehemmed Han bir latîfü´ş-şemâ´il şehzâde-i kerîm´ül –hassâ´il idi. Katline hücûm olundukda, Osman Allah´dan dilerim ki ömr-ü devletin berbâd olup beni ömründen nice mahrûm eyledin ise sen dahi behre-mend olmayasın deyû hatem-i kelâm idüp şehîd olmuş ol vakt-i yes´de sûz-i derûn ve inkısâr kalb-i mahzûn ile itdüğü beddu´â icâbete kâin olup zamân-ı kalîlde mücâzât-ı zuhûr itmişdir”.[3]

Görüldüğü üzere dilde Türkçe unsurların gerileyişi göze çarpmakta. Zaman yolculuğumuz devam ediyor. Sözü 18. Asır tarihçisi İzzi Süleyman Efendi´ye  (öl. 1755) bırakıyoruz. Konu Hıristiyan ülkelerle yaşanan karışıklık ve bunların Osmanlı karasularında bile savaşması sonucu ticarette yarattığı sorunlar hakkında bir cümleden kısa bir pasaj:

“(…)Devlet-i Aliyye-yi ebde müebbedin tavassutuyla ıslâh-ı zât´ül beyne yani Avrupa taraflarında bu vechile hâdis olan ihtilâf- ü ihtilâl ve işti´âl bulan âteş-i ceng ü cidâlin âb- sâf-ı tedbîr-i dil-i pezîr ve kavâ´id i düvel üzre enseb olan hâlât ve esbâb-ı i´tidali ve umûmen mülûk-u Nâsıra´nın ittifâk-ı ârâlarıyla men´ ü def´i ve n´aire-i fitne vü fesâdın intıfâsıyla urûk-ı nizâ´ü cidâlin hasm u kât´ı …..(cümle devam ediyor).

Zamanda biraz daha yolculuk yaparak 19. Asır ortalarında karşımıza çıkan bu süslü ve uzun cümleli anlatım tarzını meşhur bir belgeyle sürdürelim ve 1839´da kaleme alınan Tanzimat Fermanı´nın meşhur  ilk cümlesinin  (kısa bir bölümüne) göz atalım

“Cümleye ma´lûm olduğu üzere Devlet-i Aliyyemiz´in bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kur´âniyye ve kavânîn-i şer´iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bi´lcümle tebe´asının refâh u ma´mûriyyeti rütbe-i gâyete vâsıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavâ´il-i müte´âkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve ma´mûriyyet bilakis za´f u fakra mübeddel olmuş ve hâlbuki kavânîn-i şer´iyye tahtında idâre olunmayan memâlikin pâyedâr olamayacağı vâzıhâttan bulunmuş olup cülûs-ı hümâyûnumuz rûz-ı fîrûzumdan beri efkâr-ı hürriyet-âsâr-ı mülûkânemiz dahi mücerred i´mâr-ı memâlik ve enha ve terfîh-i ahâlî ve fukarâ kazıyye-i nâfi´asına münhasır ve Memâliki Devlet-i Aliyyemiz´in mevki-i coğrafîsine ve arâzî-i münbitesine ve halkın kâbiliyet ü isti´dâdlarına nazaran esbâb-ı lâzımesine teşebbüs olunduğu halde (…)[4]

Evet, her konuda olduğu gibi Osmanlıcanın da kendine özgü bir “evrimi” var. Osmanlıcanın evrimi de sade Anadolu Türkçesinden, Arabî-Farsî terkiplerin yoğunlaştığı ağdalı bir şekle doğru olmuş. Osmanlıcanın neden böylesi bir değişim geçirdiğini sonraki yazımızda ele alacağız.


[1] Mehmed Neşir, Kitab-ı Cihannüm´a, TTK, Ankara, 1995, s.581

[2] Yani özetle tüm uyarılara rağmen Rakoçi  Leh Krallığına el koymak istediğinden Polonyalılar da Osmanlıdan yardım istiyor ve onlara yardım için Kırım Han´ı gönderiliyor.

[3] Yani, özetle ölmeden önce şehzade Genç Osman´a dilerim ki senin ömründe de benin gibi kısa olsun diye beddua etmiş nitekim bedduası da kabul olmuş.

[4] Özetle Osmanlı Devletinin başlangıcında Kuran şeriatına bağlılık sayesinde halk refah içinde yaşarken sonradan şeriat yolundan uzaklaşıldığı için sıkıntılar baş gösterdiği, nitekim bu Hatt-ı Hümâyun ile yeniden başlangıçtaki ilkelerin tahsis edilerek halkın can, mal ve ırz güvenliğinin yeniden sağlanacağı belirtiliyor.

Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa:
DOLAR
5.2601
EURO
5.9335
Reklamlar

/resimler/2018-9/26/1034213116671.jpg

/resimler/2018-9/30/1528469501556.jpg

Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Balikesir için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:37 08:20 13:21 15:46 18:04 19:35
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Sabrı olmayanlar ne kadar fakirdirler.

Shakespeare
1918 Tatvan`ın kurtuluşu.
1937 Naylonun ABD`de ilk üretimi.
-Her 4 Amerikalıdan biri mutlaka televizyonda görünüyor. (Sokakta her 4 kişiden 1 imza dağıtıyormuş düşünsenize) -Uyurken televizyon seyrederken yaktığımızdan daha fazla kalori yakıyoruz. (Demekli televizyonla uyutuluyoruz) -Bir karıncanın koku alma yet

İlginç Bilgiler 5