Taylan Özgür KÖŞKER (Güne Özel Hikayeler)


ÜÇ SÖZCÜKLÜ KÖY

ÜÇ SÖZCÜKLÜ KÖY


Dört öğretmendiler. Dördü de yurdun her bir yanından geliyordu. Yazgıları bu köyde buluşturmuştu onları. Dördünün de birbirinden haberi yoktu. Tuhaf bir yazgıydı bu. Bilmeden, birbirlerini tanımadan burada toplanmışlardı.

                İlk geldiklerinde yörede üç tane kelimeden söz ediliyordu. Burayı anlatmak için bu üç sözcük yeterliydi. Kar, Kaz ve Karga...

                Kışın çok kar yağarmış. Kar, öyle bir yağarmış ki buraya. Altı ay boyunca her yan apak bir örtüye bürünürmüş. Tüm yeryüzü bu aklığa teslim olurmuş. Dolmuşlar, kamyonlar, tırlar, otobüsler yollarda kalırmış. Ulaşım, haberleşme dururmuş. Kurtlar, kuşlar, yiyeceksiz kalırlarmış.

                Geceleyin kurt ulumaları duyulurmuş. Adamın bıyıkları bile donarmış. Kadının saçları...

                Ürkütücü olurmuş buranın geceleri. Kocaman, dev gibi köpekler bile aç kurtlara yem olurmuş.

                Bir de öyle soğuk olurmuş ki... Çook ama çok soğuk... Odun, tezek, kömür durmadan yanarmış. Soba, hiç durmadan aç bir çocuk gibi bunlarla beslenirmiş.

                Bu yörenin bir de kazları varmış. Hani şu bildiğimiz paytak yürüyüşlü, bir anda topluca öterek kıyameti koparan kazlar. Birazcık ıslatılmış ekmekle karnı doyan. Yoksul yörenin en masrafsız geçim kaynağı kazlar...  Azıcık ıslatılmış ekmekle karnı doyan kazlar, onlar için ekmek parasıymış.

                Kaz, buranın can damarıymış.

                Kaz, ikinci sözcüktü.

                Üçüncüsü ise kargalarmış. Altı ay boyunca apak ovaların, tarlaların, ağaçların üzerinden kapkara gövdeleri, tüyleri ve telekleriyle uçuşan kargalar...

                Ama size anlatacağım öykü, ne kazlar, ne kargalar ne de karla ilgili.

                Size bu köyün ağası Mirza Ağa'yı, köyün kız çocuklarını ve bu dört öğretmenin serüvenini anlatacağım.

                Mirza Ağa, adı üstünde bir ağaydı. Köy, ondan soruluyordu. Pamuk yünleriyle koyunlar, kuzular... Bunları güden çobanlar ondan sorulurdu.

                Mirza Ağa, ağaydı ama acımasız değildi. Tüm yoksul köylüyü gözetiyordu, koruyordu. Bir dediklerini iki etmiyordu. Böyle de ağa mı olur diyeceksiniz. Elbet böyle bir ağa da vardı. O da Mirza Ağaydı.

                Ağa da köylü de hele ki öğretmenleri el üstünde tutuyorlardı. Onları sık sık yemeğe çağırıyordu Mirza Ağa. Köylü de sıcacık yufka ekmeklerini, peynirini, yoğurdunu, yumurtasını, el emeğini, göz nurunu, alın terini öğretmenlere gönderiyordu. Yeter ki çocukları okusundu. Çocukları okuyacak, onları bu yoksulluktan kurtaracaklardı. Tek umutları çocuklarıydı.

                Öğretmenleri her gördüklerinde,

                Hocam, yeriniz sıcak mıdır?" diye soruyorlardı.

                Bu, rahat mısınız, ısınıyor musunuz anlamına geliyordu. Bu sorular kendileri için memleketlerini bırakıp gelen misafirlerini ne kadar çok düşündüklerinin göstergesiydi. Altı ay boyunca karla, buzla yaşamaya alışmış oldukları içindi bu sorular. Burada yaşamın ilk amacı her şeyden önce ısınabilmekti. Sıcak bir odaya başını sokmak, orada oturup tatlı tatlı düşünmekti. Sonrasında diğer gereksinimler geliyordu.

                Bu üç sözcüklü köye öğretmenler kısa sürede alışmışlardı.

                Öğretmenlerin biri Urfa'dan gelmişti, biri İzmir'den, biri Adıyaman'dan biri Mersin'den...

                Dördünün de dünyası apayrıydı. Huyları birbirinden farklıydı. Biri bilgisayara çok meraklıydı. Onun başında zaman geçirmeyi severdi. Biri hep ev işleriyle uğraşırdı. Yemek yapardı. Çok titizdi. Evi hep o çekip çevirirdi. Siler süpürürdü. Biri durmadan kitap okurdu. Düşler aleminde yaşardı. Şiirler söylerdi. Romanlardan, öykülerden söz edilsin isterdi. Diğeri ise hep müzik dinlerdi. Müzikle yatar, müzikle kalkardı. Halk müziği, klasik müzik dinlemeyi severdi. Saz, keman çalmaya çalışırdı. Ama dördünün de ortak noktası karı, kışı, ayazı, kurdu, kazı, kargası eksik olmayan bu köyde olmaktı.

                Yalnız bu köyün tek bir kusuru vardı. O da kız çocuklarıydı. Yanlış anlaşılmasın. Kız çocuklarının olması asla kusur sayılmazdı. Köy, kız çocuklarını okutmuyordu. Okula göndermiyorlardı. Köylünün de Mirza Ağa'nın da tek kusurları buydu.

"Kız çocukları okumaz!" diyorlardı.

                Onlara göre kız çocukları okumamalıydı. Onların okumaya hakkı yoktu. Kız dediğin evinde oturmalıydı. Nakış işlemeli, dikiş dikmeliydi. Gelene gidene hizmet etmeli, ellerine su dökmeliydi. Havlu tutmalıydı. Yemek pişirmeliydi. Ahırdaki inekleri, ağıldaki koyunları, kuzuları yemlemeliydi. Süt sağmalıydı.

                Köy, kalabalık nüfuslu büyük bir köydü. Yüzden fazla ev vardı.

                Öğretmenler ilk geldiği günlerde çocuklarla söyleşiyorlardı. Onları, yöreyi tanımaya çalışıyorlardı. Sorular soruyorlardı:

"Adın ne?"

"Musa."

"Kaç kardeşsiniz?"

"Dört kardeşiz."

"Senin adın?"

"Fırat."

"Siz kaç kardeşsiniz?"

"Beş."

                Öğretmenler şaşıp kalmışlardı. Normalde böyle kalabalık evlerde nasıl bu kadar az kardeş olurdu? Daha önceden de evlerin kalabalık olduğunu biliyorlardı. Aileler, aşiretler çoktu.

                Ama sonradan çocuklar,

"Dört tane de kız var." dediklerinde durumu anlamışlardı.

                Kızları kardeşten saymıyorlardı.

                Hani şu her sessizlik olduğunda, 'bir kız çocuğu doğdu.' diyenlerden miydi onlar da...

                Öğretmenler kara kara düşünüyorlardı.

                Ne yapacaklardı?

                Okul tatsız tuzsuzdu. Yaşamın en güzel renklerinden yoksundu.

                Kız çocukları da okula gelmeliydiler. Ama nasıl geleceklerdi?

                Buna bir çözüm bulmaları gerekiyordu.

                Günlerce düşündüler. Kafa yordular. Uykusuz kaldılar. Nasıl bir çözüm bulacaklardı? Ne yapmak gerekirdi?

                Özellikle içlerinden bir Rıfat Öğretmen vardı.  Kız çocuklarının da okula gelmesini yürekten istiyordu.

                Düşündüler, taşındılar. Tam bir karara varamadılar. İçinden çıkılması güç bir işti.

                Rıfat Öğretmen,  en sonunda bir çözüm buldu. Mutlaka bu işi çözecekti.

                Mirza Ağa, nasılsa onları hep çağırıyordu. Bir gün yine onları evlerine davet edecekti nasıl olsa. Bir süre beklemeye karar verdiler. Ama sabredemediler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra karar verdiler. Bir öğrenciyle haber ettiler. "Akşama Mirza Ağa'ya gelmek istiyoruz. Kendisini ziyaret etmek istiyoruz."

                Mirza Ağa, hoşnutlukla,

" Buyursunlar, gelsinler. Başım üstüne. Ben de zaten sizleri en kısa zamanda misafir edecektim." dedi.

                                                               ***

                Mirza Ağa'nın evinin girişinde şimdi apak, ipiri köpekler havlıyordu. Öğretmenler, alışkın olsalar da bu kez tedirgin olmuşlardı.  Bahçeden gelen sesler üzerine Mirza Ağa, kapıya çıkıp köpekleri susturdu. Konuklarını içeri buyur etti.

                İçeri girdiler. Evin içine oturup yerleştiler. Soluklandılar. Isındılar. Kendilerine gelip rahatladılar.

                Bir kız çocuğu önce yere mavi bir leğen koydu. Sonra elinde sabun, omzunda havlu, bir elinde ibrikle saygılıca geldi. Duruşu, insanın içine anlatılmaz bir sevgi, pırıl pırıl bir huzur veriyordu. Suyu dökmeye başladı. Leğene dökülen su şıkır şıkır sesler çıkarıyordu şimdi. Dökülen suyun sesinde de bir huzur vardı. Öğretmenler tek tek kollarını çemrediler. Çocuk, başını eğmişti. Hafif utanmış, gülümseyerek bakıyordu. Kız çocuğunun elinden dökülen suyla ellerini yıkadılar. Son kişi de ellerini yıkayınca hep birlikte sofraya oturdular.

                Yer sofrasında derin bir sessizlik içinde yemeklerini yiyorlardı. Kocaman bir tepsinin üstünde büyücek bir tabağın içinde bulgur pilavının dumanı tütüyordu. Tereyağı da bulgur tanelerinin üzerinde ışıldıyordu. Pilavın tam ortasında o gün kesilen koyunun başı duruyordu. Bu, o yörede 'Bu koyunu sizin için kestim.' anlamına geliyordu.

                Mirza Ağa, yine saygıda, konukseverlikte kusur etmemişti.

                Yemeklerini yedikten sonra uygun bir divana oturdular yeniden. Sağdan soldan konuştular. Yakın ülkelerden birinde büyük ihtimalle Ortadoğu'da çıkması olası bir savaştan söz ettiler.

                Mirza Ağa, köyün çıkışındaki gölden nasıl balık tuttuğunu uzun uzun anlattı. Keyifle, iştahla anlattı. Konuşmayı, hele ki eskilerden söz etmeyi pek seviyordu.

                Söz, sohbet güzeldi. Ama yine de evin içinde arada bir sessizlik oluyordu. Bir heyecan, bir kıpırtı olduğu kimsenin gözünden kaçmıyordu. Herkes bunu iliklerine dek hissediyordu.

                Öğretmenlerden Rıfat, içinden düşünüyordu. Söze nereden başlarım, nasıl derim diyerek kıvranıyordu. En sonunda öğretmenler birbirleriyle göz göze geldiler. Rıfat Öğretmen, önce boğazını temizledi. En başta Mirza Ağa'nın, sonra tüm bakışların üzerinde ağırlığını hissederek söze girdi:

"Mirza Ağa, bugünkü geliş sebebimiz biraz farklı bir mesele içindir. Okulumuzun her şeyi var. Bizim de çok şükür rahatımız iyi. Yerimiz de sıcak. Yalnızca bir derdimiz vardır. Sana onu demek istiyoruz."

                Mirza Ağa,

"Buyurun hocam. Çekinmeyin." dedi.  Ne isterseniz can baş üstüne..."

                Rıfat Öğretmen, iyice oturduğu yere yerleşti. Tane tane, en güzel sözcükleri özenle seçerek konuşmasını sürdürdü.

"Mirza Ağa, biliyorsun bizim okulumuzda hiç kız öğrenci yok. Okulumuzun en önemli rengi eksiktir.

                Hem de en önemli eksikliğimizdir. Ne bu köyde ne de diğer köylerde kızlarımız okula gidemiyorlar. Okumaktan, dünyadan, her bir şeyden mahrum kalıyorlar.

                Onlar da okula gelirse onlardan da bir gün doktor olur, hemşire olur, öğretmen olur. Onlar da bizim yaşamımıza katılırlar. " dedikten sonra sözlerini sürdürdü,

"Bu yüzden Allah'ın emri Peygamber'in kavliyle kızını okulumuza istiyoruz!"

                Mirza Ağa, şaşkınlıkla baktı. İçerisi bir anda buz kesmişti sanki.  Evet, çok sert bir hava yoktu. Ama Mirza Ağa'nın bunun üzerine ne diyeceği, ne yanıt vereceği merakla bekleniyordu. Herkes soluğunu tutmuştu.

                Eğer ki Mirza Ağa, kızını okula gönderirse önce tüm köylü, kızlarını okula gönderirdi. Sonra bu yörede yakın uzak bütün köylerde herkes kız çocuklarını okutmaya yollardı. Rıfat Öğretmen, bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden Mirza Ağa'nın vereceği yanıt oldukça önemliydi.

                Dışarıda bir baykuş öttü. Birkaç köpek havlaması duyuldu. Belki ay biraz daha bulutlara yaklaştı. Ya da bulutlar aya...

                Mirza Ağa, şöyle bir doğruldu. Kızına baktı. Bir anda onun büyüdüğünü, bir doktor olduğunu hayal etti. Bir hemşire ya da öğretmen olduğunu görür gibi oldu. Ya da elinde bir kitapla yürüdüğünü...

                Ama en çok en derinindeki duygularla mutlu ama çok daha mutlu olduğunu gördü...

                Bir anda heyecanla, sevgiyle, coşkuyla, umutla gülümseyerek,

"Verdim gitti!" dedi.

                Bir anda tutulmuş olan tüm soluklar bırakıldı. Öğretmenler, içeride oturanlar, Mirza Ağa'nın kızı, herkes rahat bir soluk aldı. Tüm insanların yüreği yumuşadı. Taze, apaydınlık bir dünya gözlerinin önüne geliverdi.  Gülüşmeler, kahkahalar duyulur gibi oldu...

                Gece, yuvalarında kuşlar daha bir ısındı.  Anne Tilki, yavrularına daha bir sımsıkı sarındı. Kazlar, kargalar... Kar, üç sözcüklü köye daha da bir yakıştı. Gökyüzü, ay onca soğuğa ve karanlığa karşın apaydınlık gülümsedi sanki. Işıl ışıl oldu ortalık...

                Ertesi gün, Mirza Ağa kızı Dilan ile okula geldi. Yanında birkaç kız daha vardı. Olağanüstü birşeydi bu. Dilan ve diğer kızlar okulda sevgiyle, saygıyla, umutla karşılandı.

                 Öğretmenler herşeyi hazırlamışlardı. Kızlar sınıfın en önüne oturdular.

                Aradan birkaç zaman daha geçti. Kız çocuklarının okula yollanmayacağına dair birkaç ses çıktı. Ama kimse önemsemedi. Ne de olsa tüm kızlar artık okuldaydılar...             

                Dilan ve tüm kız çocukları önce köyde sonra tüm civar köylerde okula gitmeye başladılar. Okulun havası değişti, güzelleşti, şenlendi. Zamanla okuldaki kız öğrenci sayısı arttı.

                O günden sonra tüm kız çocukları okula gitti. Günümüze gelene dek bilim insanı, yazar, müzisyen, doktor, avukat, yargıç oldular. Binlerce köye, dağa, ovaya, kente ışık oldular. Yaşamımıza güç verdiler. Renk kattılar. Okuyarak dünyamızı güzelleştirdiler.. Her zaman da yanımızda oldular... Yanı başımızdalar...

                               Bu öykü 1960'lı yıllarda bu olayı yaşamış Köy Enstitüsü mezunlarından Ankara Aydınlıkevler'deki komşumuz Rıfat Öğretmenin anısına yazılmıştır...



  • Çarşamba 33 ° / 21 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Perşembe 31 ° / 20 ° Güneşli
  • Cuma 29 ° / 16 ° Güneşli

Balıkesir

08.07.2020

  • İMSAK 03:50
  • GÜNEŞ 05:42
  • ÖĞLE 13:19
  • İKİNDİ 17:15
  • AKŞAM 20:46
  • YATSI 22:29
  • BIST 100

    119.680%0,29
  • DOLAR

    6,8669% 0,13
  • EURO

    7,7603% 0,30
  • GRAM ALTIN

    398,47% 0,63
  • ÇEYREK ALTIN

    657,4755% 0,63