Zübeyir ÇÖMLEKÇİ


YAYGIN DİN EĞİTİMİ

YAYGIN DİN EĞİTİMİ


Camiler, ülkemizde yaygın din eğitiminin yapıldığı yerlerin başında gelir. Çünkü yediden yetmişe herkese açık olan camilerde ibadet dışında, her an - her vesile ile bir yaygın eğitim faaliyeti (Kur’an öğretimi, vaaz, hutbe, özel dersler vb) söz konusudur. Okulların tatil olmasıyla birlikte, çocuklarımıza yönelik Kur’an Eğitimi için kurslar açılması ise takdir edilmesi gereken, çok özel ve ayrıcalıklı bir olaydır. Ancak bu tam anlamıyla bir eğitim-öğretim faaliyeti olduğu için, çocukların yaşına ve pedagojik kurallara uygun yapılmadığı takdirde fayda yerine zarar verebileceği de unutulmamalıdır.

Toplumun büyük çoğunluğu için tam bir kapalı kutu fakatyaygın din eğitimindeoldukça etkili olan sayısız tarikat ve cemaat gibi yapılanmaların yanında konuyla ilgili sosyal medyadaki bilgi kirliliğini de düşündüğümüz zaman, insanımızın din konusunda neden hep zikzak çizdiğini ve sürekli gelgit yaşadığını anlamak hiç de zor olmayacaktır.

Yaygın din anlayışı ve din eğitiminin herkese açık olan görünen şekliyle, çok basit genel bir değerlendirmesini yaparsak, konu hakkında yapılacak rehberliğin daha kolay anlaşılması sağlanmış olacaktır. Çünkü hastalığı teşhis, tedavinin ilk basamağıdır.

Ayrıntıya girmeden mevcut durumu incelediğimizde, konuyla ilgili çok önemli dört temel sorunun karşımıza çıkmaktadır:

1) Hayatın diğer bütün alanlarıyla ilgili her bilgi için, ehline ve yetkili olana müracaat edilirken, konu din ve din eğitimi olunca böyle bir ihtiyacın hissedilmemesi. Mesela hiç kimse; doktor, mühendis, kimyager, mimar, elektrik, elektronik, vb uzmanlık isteyen mesleklerin işine karışıp ben de biliyorum / ben de yaparım demezken, konu din olunca herkes her şeyi bildiğini düşünür. Öyle olunca da işin ehline müracaat etme ihtiyacı duyulmaz. Evet din kimsenin tekelinde değildir, her inanan aynı derecede sorumludur ve ruhbanlık da yoktur. Ama burada konu doğru bilgiye ulaşmadır. Kur’an da bize doğru bilgiye ulaşmanın yolunu "Her bilenin üzerinde bir bilen vardır’’ (1) diyerek gösterir ve her işin ehline / yetkilisine müracaat edilmesini işaret eder. Kaldı ki, din eğitimi de diğer disiplinler gibi uzmanlık isteyen pedagojik bir iştir. Konumu ne olursa olsun, insanın yetkili olmadığı bir konuda etkili olmaya çalışması, zarar ve ziyandan başka bir sonuç doğurmaz. Eskiler; "Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder’’ sözünü bunun için söylemiş olsalar gerektir.

2) Şartların, ihtiyaç ve imkânların baş döndürücü bir şekilde değiştiği ve geliştiği günümüzde herkes, her şeyin en iyisine ve en yenisine sahip olmak, en son teknolojiyi kullanmak için çırpınırken, iş din ve din eğitimine gelince hâlâ yüzyıllar öncesinin şartları ve mantığıyla hareket edilip sorgulamadan her eski ya kutsanmakta ve taklit edilmekte ya da bozuk plak gibi aynı şeyler tekrar edilip durulmaktır.

Herkesin anlayabileceği şekilde çok basit bir örnek vermem gerekirse; fıkıh ve ilmihal kitaplarına baktığımızda kullanılabilecek suyun özellikleri olarak; rengi, kokusu ve tadı sayılır. Bunlar; tespit edildiği dönem için elbette doğrudur. Ama bugün için yeterli ve geçerli değildir. Çünkü radyasyona maruz kalan bir suyu, bu özellikleriyle anlayamazsınız. Onun için bugün kullanılabilecek suyu, dini anlatan değil Mikrobiyoloji uzmanı belirlemek zorundadır.

‘’Doğrudan doğruya Kur’an-dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı . ’

Diyen Rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un gösterdiği hedef te bu değil midir?..

3) Legal veya illegal, her kesimin kendine göre tek tip bir Müslüman modeli (giyim-kuşam, fiziki görünüm, fikir ve algılama, mantık ve mantalite bakımından) ortaya koyup bu modele uygun insan yetiştirme çabası içine girmesidir. Olması gereken ise, hayatın tüm alanlardaki farklılıkları, Yaratıcının bize sunduğu özel nimetler / imkânlar olarak görmeli ve onları değerlendirmeliyiz ki, milletimizin hayatı mutlu ve huzurlu, nesillerimizin geleceği de aydınlık olsun. Çünkü insan fıtratında var olan çok farklı özellik ve güzelliklerin keşfedilerek geliştirilmesi yerine onların kalıplara sokulup standartlaştırılması, ilerlemenin ve kalkınmanın önündeki en büyük engel olduğu gibi, kendilerini gerçekleştiremeyen insanlar için de en önemli mutsuzluk ve huzursuzluk kaynağıdır. İnsanların duygu, düşünce ve ilgi alanlarını belli standart kalıplara sokmak, onları sıradanlaştırır, kimlik ve kişiliklerini kaybettirir ve ufuklarını kapatır.

Bu durumu Sezai Karakoç;

          “Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey,

            Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey. ”

Diyerek ne kadar da güzel ifade eder.

Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir toplumda kimse düşünmüyor demektir. Yani düşünen birisi var, diğerleri de O’nun düşündüğünü düşünüyor. Böyle bir durum; O bir kişi dışındakileri sürü konumuna getirmek demektir. Kur’an-a göre bu durum tam bir Firavun mantığıdır. Çünkü Sihirbazlar Musa Aleyhisselam ile yaptıkları sınavı kaybedince; “Biz, Harun ve Musa’nın Rabbi'ne inandık” diyerek teslim olduklarında Firavun; “Ben izin vermeden mi? ” (2) diyerek insanları sürü haline getiren anlayışını ortaya koymuştu. Halbuki insanı diğer varlıklardan ayıran en büyük özelliği aklıdır. Akıl da işe yaramak için düşünmek zorundadır.

Aklını ve vicdanını başkalarına ipotek ederek kula kul olan ya da kalabalıklar içinde kaybolup giderek düşünmeyen ve yeni bir şey üretmeyen insan, Allah'ın verdiği en büyük nimete ihanet ettiği gibi insanlık onurunu da kendi eliyle ayaklar altına almış olmaktadır. Bugün artık bir toplumun her mesleği yapacak insana ihtiyacının olması şöyle dursun, değişen ve gelişen şartlara göre yenilikler ortaya koyacak ve yeni istihdam alanları yaratacak, yeni buluşlar ortaya koyacak insana daha çok ihtiyacı vardır. Bu da ancak bütün akılların çalışması, düşünmesi ve üretmesiyle gerçekleşecektir.

4)Din eğitiminde temel olması gereken Kur’an-ın hiç yerinin olmaması. “Nasıl olur? dünyada da ülkemizde de en çok okunan Kur’an, bu eğitim de Kuran okumak için yapılıyor” dediğinizi duyar gibiyim. Ama maalesef gerçek hiç de öyle değil. Çünkü okumak dediğimiz olay; bilmediğini öğrenmek / yeni bir bilgi öğrenmek ve hayata artı bir değer katması için yapılan faaliyetin adıdır. İlkokula giderek okuma yazma öğrenen çocuğun hayatındaki değişikliği bir düşünün. Neden her Kur’an okuduğunu söyleyen insanın hayatında böyle etkili bir değişim gerçekleşmiyor? Çünkü okuyan (okutan da dahil)  anlamak ve hayata yansıtmak için okumuyor. Onun için bu olay okuma değil, telaffuzdur / seslendirmedir. Kur’an kendisini, “Bu bir öğüt ve hesaba çekileceğiniz kitaptır” (3) diye tanımlarken, Müslümanın O’ndan habersiz yaşaması size hiç tuhaf gelmiyor mu?..

Bu vb sorunların bizi nereye getirdiğini, toplumumuzun nasıl olumsuz bir değişim içine girdiğini, anketlerin çarpıcı sonuçlarında açıkça görmek mümkündür. Çok sayıda yapılan anketlerin ortalamalarını aldığımız zaman, son 10 yılda (2008-2018) toplumsal değişimin sonuçlarıyla ilgili son derece düşündürücü ve tehlikeli bir tabloyla karşılaşmaktayız. % 99’u Müslüman diye bilinen toplumumuzda; inançlıyım diyenlerin oranı % 80-85 dolayında, dindarım diyenlerin oranı % 50-55 dolayında (Konda Şirketine göre % 55’ ten % 51’e düşmüş), ateistim diyenlerin oranı (Tanrıya inanmayan) % 3-4 dolayında (10 yıl önce % 1), deistim diyenlerin oranı (Tanrıya inanıp Peygamber ve Kitap gönderdiğine inanmayan) % 6 dolayında, agnostiğim diyenlerin oranı (Tanrı bilinmez; var da diyemem, yok da diyemem, yani bir yerde beni ilgilendirmiyor) % 4 dolayında görünmektedir.

İşin en acı ve ürkütücü tarafı da ne biliyor musunuz?.. Ateist olduğunu kabul edenlerin % 65-70’inin, kendilerinin dindar bir aileden geldiğini söylemeleridir. Bunun anlamı şudur: Toplumumuzun genelinin din algısı ve dindarlık anlayışı yeni nesle cazip ve sevimli gelmemekte, baskıcı tutumlar ise tamamen ters tepmektedir. Çünkü toplumun geneline baktığımızda, anlamadan ve sorgulamadan belli alışkanlık ve geleneklerin taklit edildiğini görürüz. İslâm’ın şartı beştir öğretisiyle çıkılan yanlış yolda (doğrusu; islâm beş temel üzerine kurulmuştur), Namaz kılan ama hırsızlık yapan, Oruç tutan ama yalan söyleyen, Hacca giden ama adaleti gözetmeyen, Zekât-Sadaka veren ama yanında çalıştırdığı kişinin hakkını gasp eden bir nesil yetişti ve hızla da çoğalmaktadır. Çünkü Namaz, Oruç, Hac, Zekât gibi, doğru konuşmanın, işine hile katmamanın, adaleti ayakta tutmanın, alın teriyle geçinmenin, kul hakkı yememenin, vbdeislâmın şartları olduğu doğru öğretilmiyor. Öyle olunca da bazı ibadetler yapılıyor ama bilinçsiz, olmayan kandiller kutlanıyor ama haram-helal, hak-hukuk, adalet-ahlak, edep-adap, kimlik-kişilik, sevgi-saygı, şefkat-merhamet, yardımlaşma-paylaşma, aile-kardeşlik, vbher geçen gün hızla kan kaybediyor. Bunları görüp ikilem içinde kalan yeni nesil göz göre göre avucumuzun içinden kayıp gidiyor ve kendimize yabancılaşıyor.

Çocuklarımızın din adına aile, çevre ve gittikleri kurslardan öğrendikleri yalan yanlış bilgileri duydukça konunun önemini daha iyi anlıyor ve değerlendirebiliyorum. Dinimizle hiç ilgisi olmadığı halde İsrailiyat dediğimiz, Yahudi ve Hıristiyanlıktan bize geçen sözde bilgilerin anlatılması şöyle dursun, sözüm ona çocuğu kötülükten koruma adına Allah ve Peygamber adına yalan uydurmalar. Melek, şeytan ve cin gibi varlıklarla ilgili hem aklın ve vicdanın sınırlarını zorlayan hem de Kur’an-a aykırı anlatımlar. Ölüm ve kabirle ilgili insanı ürküten asılsız örnekler, cennet ve cehennemle ilgili masalımsı senaryolar. Allah’ın Elçisini örnek alınacak üstün insan olarak tanıtmak yerine insanüstü anlatımlarla günlük hayattan soyutlayanlar. Allah’ın kitabını anlamak ve onu anlatmak yerine, kendi doğrularını din diye anlatanlar, hatta bunları satanlar… Kilise bütün dünyaya ücretsiz İncil dağıtırken, islâm dünyasında Kur’an-ın bir ticaret aracı yapılmış olmasının, Müslümanların vicdanınıhâlâ yaralamaması, bu konudaki çöküşün ne kadar derin olduğunu göstermiyor mu?... Hem de Kur’an-ın “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yolda olanlardır”(4) ilkesine rağmen.

Bu tür anlatımlar çocuklara bazen saçma, bazen anlamlandıramadığı için çağ dışı, bazen de soğuk ve korkunç geliyor. Duygusal yapıları gereği çocuklar; korktukları şeylerden kaçıyor, saçma ve çağ dışı gördüğü şeyleri de önemsemiyor ve kendilerini ilgilendirmeyen bir konu gibi görebiliyorlar. Evet durum budur, fakat endişe ve ümitsizliğe gerek yoktur. Çünkü hastalığın teşhisi yapılmışsa tedavisi de kolaydır. Bunun için hepimiz önce ferdî sonra da toplumsal sorumluluk sahibi olmalıyız. Din eğitimini diğer disiplinlerle bir bütünlük içinde değerlendirmeli ve birbirleriyle çelişir, çatışır duruma getirilmesine asla müsaade etmemeliyiz. Ama genel eğitimimiz de kör-topal gitmektedir diyebilirsiniz. Bunun sebeplerinin en önemlisi, idari ve toplumsal düşünce yapımızdır. Çünkü milletimizin ve yöneticilerimizin büyük çoğunluğu, eğitimi hâlâpahalı görmektedir. Bu da toplumumuzda cehaletin bedelinin hesap edilmediğinin çok açık bir işaretidir.

Değerli anneler-babalar ve yaygın din eğitimi veren yetişkinler, istesek de istemesek de yeni neslin dünyası bizden çok farklı olacaktır. Onların dünyalarına girmeden ve onları anlamadan, onlara bir şey kazandırmamız aslâmümkün değildir. Bizler önce köyümüzün ve şehrimizin sonra da ülkemizin insanı olduk. Bazı yetişkinlerin hâlâ ülke insanı bile olamadığı günümüzde yeni nesil dünya insanı olarak hayata başlıyor. Onun için farklılık çok normaldir ve korkulacak bir durum değildir. Her yenidoğan gün bize nasıl yeni umutlar getirirse, her yeni nesil de bize yeni ufuklar açmaktadır. Böylece, Yaratıcının insanlığa verdiği görevin tamamlanması için yeni imkân ve fırsatlar sunulmuş olmaktadır. Sadi Şirazi’nin “Yaşlı biri günlerini tamamladığında, bir talihli de beşikten başını kaldırır” sözü ile, Hindistanlı yazar Tagore’ nin‘’Her doğan çocuk, Tanrı’nın insanlıktan hâla ümidini kesmediği mesajını getirir’’ deyişi, bu durumu açıklayan eşsiz anlatımlardır.

Din eğitimi adına aile, çevre ve her platformda özellikle çocuklar için yapılan kursların eğitim bilimine uygun olması adına dikkat edilmesi gereken üç temel amacı özetleyerek rehberlik etmek istiyorum.

Bu hedefler:

1-Olumlu duygular biriktirmek,

2-Olumlu teneffüs ortamı oluşturmak,

3-Tohum ekmektir (5).

1) Olumlu Duygular Biriktirmek: Çocukların dini kavramlar ve mekânlarla (Allah, Peygamber, cami, ibadet, ahlak, vb) ilgili ilk duyguları olumlu başlarsa, ileride bu değerlerle barışık olurlar. Din eğitiminin temel amacı sadece bilgi yüklemek olur ve yeteri kadar olumlu duygu yüklenmezse, büyüyünce dini değerleri bilen ama sevmeyen birisi olur. Çevrenizi bir yoklarsanız bu tip insanlardan oldukça fazla bulabilirsiniz. Olumlu duygu biriktirmek ancak güzel anılarla olur. Yapılması gereken çok basit, din eğitimi yapılan yerin, imkân ve şartlarının, eğitimcilerin tutum ve davranışlarının, arkadaşlarının ve orada geçirilen zamanın çocuğun dünyasında yer edinmesini sağlamaktır. Başka bir ifadeyle, hayatı boyunca hatırlayınca mutluluk duyacağı ve gururla anlatabileceği anılarının oluşmasıdır. Bunu sağlamadıktan sonra verilen bilgi hamallıktan başka bir işe yaramayacaktır. Hele bir de aşağılanma, küçük düşürülme, ayıplanma, kınanma, itilip-kaykılma, alay edilme ve eleştirilme gibi olumsuz duygular ortaya çıkarsa, büyüyünce dine hep mesafeli duracak ve kaçacaktır. Merhum Sanatçı Cem Karaca’nın “Allah yâr” bestesini tanıtırken ‘’İmam beni camiden kovduğunda 7 yaşındaydım, tekrar camiye dönmem 70 yılımı aldı’’ dediğini hiç unutamıyorum.

2) Olumlu Teneffüs Ortamı Oluşturmak: Ders aralarında sosyal, kültürel ve sportif etkinlikler yaparak çocukları zihnen dinlendirmek ve din eğitimini hayatla bütünleştirmek gerekir. Bazı çocuklar yeterince gayret göstermeyebilir, dili dönmeyebilir, tembellik ve yaramazlık edebilir. Bu durumlarda onları diğerlerinden ayırıp teneffüs, oyun vb imkânlardan mahrum bırakmak olumsuz duyguların gelişmesinden başka bir işe yaramaz. Kınamak ve cezalandırmak yerine sırf oraya geldiği, Kur’an-la ve Kur’an öğrenenlerle birlikte olduğu için takdir ve tebrik edilmelidir. Yani sonuca değil sürece odaklanmak gerekir. Burada ülkemizde Kur’an eğitimine büyük emeği geçenlerden Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi’yi anmadan geçemeyeceğim. 35-40 sene önce İstanbul’da bir İmam anlatmıştı. ‘’Gönenli Mehmet Efendi hayır sahiplerinden topladığı paralarla Kur’an öğrenmek için İstanbul’a gelen öğrencilerin hem yeme-içme ve yatma ihtiyaçlarını karşılar hem de her öğrenciye günlük 1 (bir) lira harçlık verirdi. Bir gün ben, hocam yeteri kadar öğrencimiz oldu, harçlıkları az geliyor, şu birkaç öğrenci tembel ve yaramaz bunlara vermesek de başarılı olanların harçlığını artırsak dediğimde, Gönenli Mehmet Efendi bana, “gelecekte hangisinin Kur’an-a hizmet edeceğini şimdiki durumlarına bakarak bilemezsin”, diye cevap vermişti’’. İşte sonuca değil sürece odaklanma tam anlamıyla budur.

3) Tohum Ekmek: Kursa gelen her çocuğu hoca olacak gibi görmek, anlayıp anlamadığına bakmadan fazla dini bilgi yüklemeye çalışmak, emsallerinin davranışını yapınca ayıplamak, sen artık dindar olmalısın, vb henüz anlamadığı bir kalıba sokmak, özetle çocukluğunu elinden almak hiç doğru olmaz. Eğitim bir fidan yetiştirme sürecidir. Fidan yetiştirmek için tohum ekmek, sulamak, gübrelemek, sıcak-soğuk ve zararlılara karşı önlem almak, sonra da fidan olup meyve vermesini beklemek gerekir. Bunun için de yıllara ihtiyaç vardır. Bugün ektiğin tohumun yarın meyve vermesini istemek hem insan tabiatına, akla, mantığa ve eğitime aykırı hem de telâfisi imkânsız derecede yıpratıcıdır. Ayrıca hangi tohumun hangi toprağa uygun olduğunu ve ekim zamanını da doğru seçmek gerekir. Yoksa emek de, tohum ve toprak da boşa gider. Din eğitiminin en zor konularından biri soyut varlık ve kavramların öğretilmesidir. Bilimsel olarak çocukların soyut varlık ve olayları tam olarak algılaması 10 yaşından sonra başlar (genellikle 12 yaş kabul edilir). Ayrıca bu konular yarım yamalak ve kulaktan dolma bilgilerle öğretilmeye çalışılmamalıdır. Yoksa, ekilecek tohumun kendisi de toprağı ve zamanı da yanlış seçilmiş olacağından, fayda yerine zarar verecektir.

Çocuklar korktuklarından kaçar, sevdiklerine ise koşar. Onun için Allah inancı korkuyla değil sevgiyle öğretilmeli. Kilise İnternet'te; “Sana sevginin yolunu göstereyim, Tanrı sevgiyle kucaklamak için seni bekliyor” diye çocuklarımızı karşılarken çoğu din öğreticinin / anlatıcının; yakan / yıkan, yok eden ve adeta cezalandırmak için pusu kurup bekleyen bir Allah anlatımını, din eğitiminin olmazsa olmazı yapmaları, dinden de eğitimden de habersiz olduklarının açık bir göstergesidir. Allah inancı, iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olmanın ilk basamağıdır. Çünkü din eğitiminde Allah inancı, bir gömleğin ilk düğmesi konumundadır. Gömleğin bütün düğmelerinin doğru iliklenmesi ilk düğmesinin doğru iliklenmesine bağlıdır. Müslüman çoğunluğun zihin dünyasındaki Allah tasavvuru Kur’an-ın anlattığı Allahtan ziyade, ne yazık ki; yaptığı köprüden geçenden beş, geçmeyenden on akçe alan Deli Dumrul’a benzemektedir. Yani ne yapsan kurtuluş yok, ceza hazır seni bekliyor. Halbuki Allah hem “Rahmeti kendisine farz kıldığını” (6), hem de kendisinin, bizi çağırdığı yol olan “Sırat-ı müstekıym (istikamet ve istikrarlı dosdoğru yol)” (7) üzere olup her konuda ilkeli davrandığını açık açık bildiriyor.

Görevde olduğum dönemlerde okulların ilk açıldığı günlerde öğrencilerime yaz tatilinde ‘’kimler Kur’an Kursu veya Camiye gitti" diye sorardım. Her sınıfta 8-10 öğrenci gittiğini söylerdi. Neler öğrendiklerini sorduğumda; hemen hemen hepsinden, ne olduğunu anlamadan standart ‘’hatim ettim’’ cevabını alırdım. Genelde hatim dedikleri de bildiğimiz manada Kur’an-ı baştan sona okumak değil, bazı surelerin okunmasından ibaretti. O kadar kısa sürede daha fazlası da beklenmemeli zaten. O nedenle ben onları tebrik ediyor, diğerlerini de teşvik ediyordum. Çünkü bir Müslümanın kitabını okuyamaması gerçekten büyük bir eksikliktir. Fakat burada asıl sorun, okunanların işe yaramaması ve hayata yansımamasıdır.

Bunun için; Kur’an sadece telaffuz edilmemeli / seslendirilmemeli, anlamak için okunmalı / okutulmalı. Taklidî değil tahkiki (neye, niçin, neden ve nasıl inanması gerektiğini araştırıcı ve sorgulayıcı) bir inanç verilmeli. Varlıklar içinde insanın neden seçilip üstün tutulduğu öğretilerek yetki ve sorumluluk bilinci kazandırılmalı. Allah'ın rahmet sıfatının hayatımıza yansımaları örneklerle gösterilerek insanın nasıl desteklendiği ortaya konmalı. Böylece; güven ve emniyet duygusu geliştirilmeli. Peygamberimiz günlük hayatın içinde olmalı, O’nun çocuklarla iletişimindeki engin sevgi ve hoşgörüsü örnek gösterilmeli. Dualar / Sureler, kolaydan zora doğru bir sistem takip edilerek ve mutlaka anlamlarıyla birlikte öğretilmeli. Böylece okuduğunu anlama ve üzerinde düşünme bilinci kazandırılmalı. Kur’an kıssalarından yaşlarına uygun bölümler seçilerek, Allah-insan, insan-insan ve insan-toplum ilişkisi ile hak-hukuk, adalet-ahlak, kimlik-kişilik, edep-adap, sevgi-saygı, şefkat-merhamet, yardımlaşma-paylaşma, vb konularla ilgili canlı örneklerle davranış bilinci aşılanmaya çalışılmalıdır.

 

Örgün eğitim de dahil, din eğitiminde bunları yapabilmek için; biri anlayış diğeri de metot olmak üzere sadece iki temel değişikliğe ihtiyacımız olacaktır. Şöyle ki;

          1) İnsan, din içindir anlayışından kurtulup din, insan içindir anlayışına ulaşmak.

          2) İslâmın  şartları yerine insanlığın şartları ile eğitime başlamak. Çünkü Kur’an, başlı başına bir iyi insan yetiştirme projesidir. Bu anlamda Kur’an-ın hedefi, Yaratıcının fıtratımıza koyduğu insanlık değerlerinin sürdürülebilir halde yaşanmasını sağlamaktır. Onun için iyi bir Müslüman olmak,ancak iyi bir insan olmakla mümkün olacaktır.

Sevgiyle kalınız, dostlarım.   28 / 07 / 2021   Zübeyir ÇÖMLEKÇİ

1) Yusuf:12/76

2) Taha: 20/70-71

3) Zuhruf: 43/44

4) Yasin: 36/21

5) Pedagoji Derneği, Kılavuz 2014

6) En’am: 6/12-54

7) Hud:11/56



Nizamettin Arslan
31.07.2021 11:50:16
Tebrik ediyorum gerçekten. Din anlayışı ve dini eğitim konularında yaşanılan daha doğrusu bir türlü aşılamayan sorunları ve çözüm yollarını ortaya koyan çok önemli bir paylaşım. Deist,ateist ve agnostiklerin oran çift haneli rakamlara ulaşması zaten her şeyi açıkça izah ediyor.

cem odabaşıoğlu
2.08.2021 13:45:12
Sayın Yazar, Tarih, dinlerin sözde ruhban sınıfları tarafından istismar edildiğini ve değiştirildiğini gösteriyor. Kuran'da da açık şekilde bu belirtilir. Bu nedenle, dini bilgilerin sadece din görevlilerinden alınmasını öneren ifadenize( 1nc. Madde) kesinlikle katılmıyorum. Ruhban sınıfı yok ve olmamalı. Ruhban sınıfını oluşturursanız ve mesela Diyanet İşleri Başkanlığı tek yetkili olursa, Mezhep, Tarikat, hizip vs vs kavgası resmiyete taşınacaktır. Kadroya hakim olan zihniyet, kendi din anlayışını diğerlerine dikte etmeye çalışacaktır. Örnekleri hem tarihte hem de günümüzde yaygındır. Çözüm: Dindar olduğunu- Dinine önem verdiğini iddia eden kişi Kuranı okuyacak ve kendi çözümünü kendi bulacaktır. Aksi beklenti, İslam dünyasının bugünkü halini açıklar durumdadır. ÇÜNKÜ: Kimse kimsenin dininden mesul değildir. Bilgi ve norm üretmeye de yetkili değildir. Saygılarımla

Zübeyir ÇÖMLEKÇİ
5.08.2021 11:32:07
Sayın Cem bey, öncelikle yazıma olan ilginiz için teşekkür ederim. 1.md.ye katılmadığınızı belirtmişsiniz, tabii ki saygı duyuyorum ama şu açıklamayı yapmayı da gerekli görüyorum. Yazımın hiçbir yerinde dinin, din adamlarından öğrenilmesi gerektiğini belirten bir ifadem yoktur. Daha önceki yazılarımı okursanız, zaten din adamlığı ile tarikat vb yapılanmaların doğru olmadığını savunduğum daha kolay anlaşılacaktır. Çünkü Diyanet de dahil din adına ortaya çıkarılan tüm yapılanmalar, toplumları dizayn etmenin ve kontrol altında tutmanın bir yoludur. Kur'an-ın en çok yerdiği ve dinin Allah'a has kılınmasını önleyenlerin ve bozanların, bunlar olduğu da bir gerçektir. Yazımda Yusuf Suresinin 76.ayetini vererek anlatmak istediğim şey tam olarak şudur. 1) Din eğitiminin de diğer disiplinler gibi pedagojik yöntemlere hakim olanlar tarafından yapılması, 2) Bilen derken, Kur'an-ı her insanın bugün kendine gelmiş gibi okuyarak yolunu tayin edebilmesi. Ancak burada takdir edersiniz ki bunun için, Kur'an-ın dilbilgisi kurallarına hakim olmak gerekir. Mealler üzerinden olayı anlamaya kalktığımız zaman, ortaya çıkan sorunları saymaya kalksam buranın sayfalarına sığmaz. Nitekim bundan yoksun olan sayısız İlahiyatçı, Kur'an-ın söylediğini değil de aldığı eğitimin gereği olarak arabın kültürünü veya öncekilerin anlatımıyla mitolojik söylemleri Kur'an meali olarak aktardığı bir gerçektir. Hatta konuşmalarında Kur'an-ın söylediğinin tersini çok rahatlıkla din adına söyleyebilmektedir. Mesela ben de Kur'an Kursunda Hafızlık ve sonra İlahiyat Eğitimi aldım. Ancak çok yıllar sonra bütün bildiklerimi bir kenara bırakarak sadece Kur'an-ı kendi bütünlüğü ve dilbilgisi kuralları çerçevesinde anlamaya başlayınca daha önce aldığım eğitimin ne kadar Kur'an dışı ve saçma olduğunu gördüm. Konuyu aydınlatabildim mi bilmiyorum?.. Konuyla ilgili soru işaretleri devam ederse, rahatlıkla tel vb yollarla karşılıklı görüşebiliriz. Saygılarımla.

Zübeyir Çömlekçi
5.08.2021 12:11:11
Sayın Nizamettin bey, yazıma gösterdiğiniz ilgiye teşekkür eder saygılarımı sunarım.

  • Cuma 29.3 ° / 13.7 ° Bulutlar
  • Cumartesi 34.8 ° / 16.4 ° Dağınık bulutlar
  • Pazar 34.1 ° / 18.8 ° Bulutlar

Balıkesir

17.09.2021

  • İMSAK
  • GÜNEŞ
  • ÖĞLE
  • İKİNDİ
  • AKŞAM
  • YATSI
  • BIST 100

    1.419%0,08
  • DOLAR

    8,5983% 0,85
  • EURO

    10,1375% 0,78
  • GRAM ALTIN

    487,90% 1,54
  • Ç. ALTIN

    805,035% 1,54