Zübeyir ÇÖMLEKÇİ

Tarih: 10.12.2022 03:44

ÇOCUK EVLİLİĞİ Mİ? NASIL YANİ!...

Facebook Twitter Linked-in

          ÇOCUK EVLİLİĞİ Mİ? NASIL YANİ!…

         Değerli okuyucularım!

         Bir dizi halinde devam ettiğim makalelerin sırasının “Kur’an-ın Yönetim İlkeleri-3” başlıklı yazı olduğunu, sizlerin de bu makaleyi dört gözle beklediğini çok iyi biliyorum. Ancak son günlerde toplumumuzu önemli derecede sarsan bir olay; konuşurken bile utancımızdan yüzümüzün kızardığı ve insanlık değerlerini kaybetmemiş her insan gibi beni de derinden yaraladı. O kadar ki duyulduğu günden beri dünyam altüst oldu, uykularım kaçtı. 

         Çünkü önce bir insan olarak; böyle pedofili, sapık, cinsel istismarcı, çocuk tacizcisi ve tecavüzcüsü vahşilerle bir arada yaşamak zorunda olduğum için insanlık adına utandım ve yaralandım. Sonra da Allah’a ve son Elçisi aracılığıyla gönderdiği Kitaba (bu durum benim anlayışımda bütün elçilere ve kitaplara inanmanın bir göstergesidir) tereddütsüz inanan bir kişi olarak, bu vahşeti yapanların sözde milletimizle aynı inanca sahip oldukları şeklinde bir görüntü vermesi, yaramı derinleştiren ve uykularımı kaçıran ikinci sebep oldu. Onun için de bu konuda insanları aydınlatacak bir makale yazmazsam, vicdan azabından kurtulamayacağımı gördüğüm gibi, hem insanlık hem de Allah nezdinde, görevini yapmamış olmanın huzursuzluğuyla dolacağımı bildiğim için, gecenin geç saatinde bu makaleyi yazmaya başladım. 

         Neden bahsettiğimi mutlaka anladınız. Ama ben, ağzımın içinden konuşmadığım gibi üstü kapalı da yazmadığımın bilinmesi adına konunun, 6 yaşındaki kız çocuğunun evlendirilmesi olduğunu açıkça belirtmiş olayım. Başkaları gibi ben, bu olay doğrudur / değildir tartışmasına girmiyorum. Bu benim değil, adaletin görevidir. Benim görevim, Allah’ın bu konuda ne dediğini anlatarak insanları aydınlatmaktır. Böylece yaptıkları sapıklıkları dine mal etmek isteyenlerin, Allah’ın diniyle hiçbir ilgisinin olmadığını göstermektir. Çünkü ben, bu vb konularda mikropların ürediği kaynağı yani bataklığı göstererek, bataklığın kurutulması gerektiğine dikkatleri çekmek istiyorum. Bu arada mikropları zararsız hale getirmekle görevli olanların da görevlerini yapmalarını beklemek, tüm vatandaşlarımız gibi benim de en doğal hakkımdır.

         Eminim bu yazının ikinci bir faydası da, makalelerimi neden Kur’an kaynaklı yazdığımın daha iyi anlaşılmasını sağlamış olması olacaktır. Çünkü geçmiş kültürleri, gelenek-görenekleri, yüzlerce yıl önce birilerinin söylediğini / anlayışını, mezhepleri ve Arap kültürünü din kabul ettiğiniz takdirde, bu vb sapkınların hep var oldukları görülecektir. Çünkü mezhepler dahil, bizim müktesebatımızda büyük bir çelişki ile Kur’an-a rağmen din adına ortaya konan inanılması imkansız iki yüzlü anlayışlar sayılamayacak kadar çoktur. Bunlarla yüzleşmediğimiz ve Allah bana ne diyor? Diyerek Kur’an-ı anlamak için okumadığımız sürece bu tür sapıklıkların önüne geçmek imkansız olacaktır.

         Önce mezheplerin bu konudaki görüşlerini özet olarak anlamanızı istiyorum. Anlayın ki bazı insanların; “sen Kur’an-ı anlayamazsın, dini hoca efendiden öğrenmelisin” demelerinin altında yatan sebebi de kavrayabilesiniz. Evet, insanlar Kur'an-ı anlamasınlar ki, “hocaefendiler” istediği gibi at oynatabilsinler. Çünkü insanlar Kur'an-ı anlarlarsa, din diye anlattıkları safsatalara inandıramazlar. İstisnasız bütün mezheplerde bir çocuğu velisi (babası, dedesi …) ona sormadan evlendirebilir. Hem de yaş şartı aramadan. Mezheplerin içerisinde sadece İmam-ı Azam, ferdi görüşü olarak (Hanefi Mezhebinin tamamı değil) ilk defa evlenecek kızın (dul zaten kendi rızasıyla evlenir) kendi hür irade beyanı ile evlenebileceğini söyler. Ama Hanefi Mezhebinde de genel görüş, zor kullanılarak kıza nikahın kabul ettirilmesi durumunda bu nikahta geçerlidir. Allah aşkına, adalete, hakkaniyete, hür iradeye, insaf ve vicdana sığmayan bu durum, çelişki ve ikiyüzlülükten başka ne ile açıklanabilir? 

         Diğer mezhepler ise yaşı kaç olursa olsun, kızın kendi adına nikah masasına oturma hakkının bile olmadığı hususunda ittifak halindedirler. Sorarım size! Bir insanın bağımsız irade beyanını elinden aldıktan sonra, alamayacağınız başka bir şeyi kalır mı? Onun için ne olur anlayın. Bunlar din değildir. Bazen doğudan bazen batıdan alınan, geçmişin köle zihniyetini yansıtan anlayışların İslam Fıkhı denen kılıfa giydirilmesinden başka bir şey değildir. Mezhep kültürünün bu kadar ağır bir anlayışla din olarak algılandığını gören istismarcı sapıklar, bazı İslam Ülkelerinde şöyle bir gerekçe bile ileri sürebiliyorlar. Seni şu kişiyle evlendirelim mi? Diye sorulsa, o kişinin nasıl biri, evliliğin de ne olduğunu çocuk nasıl bilecek? Kargaların bile güleceği bu çelişki ve ikiyüzlülüğü görüyor musunuz? Özrü, kabahatinden büyük. Tabi bununla da kalınmadı, “İmam Nikahı” adıyla uydurulan bir gelenek de işin tuzu-biberi oldu. (Bu konudaki makalemin bugünlerde yeniden okunması çok yararlı olacaktır.)

         Bu arada çocuk evliliğinin Kur’an-a uygun olmadığını / Kur’anla çeliştiğini söyleyenler az da olsa hep var olmuştur. Tarihte bunun ağırlıklı olarak, evlenmenin büluğ çağına girmeyle geçerli olacağı şeklinde başladığı görülmektedir. Bu anlayışı başlatanların ilki; Abdullah bin Şübrime, Osman el Betti (bunlar İmam-ı Azam’ın çağdaşıdır) ve Ebu Bekir el-Esam’dır. Ancak bunların görüşleri şazz (istisna, kural dışı) görüş olarak kalmıştır. Bugün bırakın görüşlerini, isimlerini dahi bilen / duyan kalmamıştır. İslam Tarihinde bir görüşün şazz kalmasının veya ittifak halinde geçerli olarak gelecek nesillere taşınmasının en büyük sebebi, bu durumlardan istifade eden ve halkı köle zihniyeti ile yöneten iktidarlardır. 

         Yönetimi elinde bulunduranlar, işlerine gelmeyen görüş ve anlayışları baskı altına almış, sahiplerini de cezalandırarak görüşlerinin yayılmasını önlemişlerdir. İşlerine gelen / yönetimlerini güçlendirerek devamını sağlayacak görüşleri ise hep desteklemişler, medreselerde ders olarak okutmuşlar ve hatta devletin resmi dini haline getirmişlerdir. Her ülkede farklı mezheplerin yaygınlaşmasının en önemli sebeplerinden biri de budur. Wilhelm Gustloff’un “Tarihi galipler yazar” sözü maalesef burada da geçerli olmuştur. Onun için yüzyıllardır insanlar; safsatalara, hurafelere, birilerinin görüşlerine / anlayışlarına, mitolojilere, israiliyata, mezheplere, tarikat ve cemaatlere din diye inandırılmaya devam ettirilmiştir, ettirilmektedir. 

         Uzaklara gitmeye hiç gerek yoktur. Bu konuda ülkemizde resmi anlayışın hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde çok değişmediğini anlamak için iki örnek vermek istiyorum: 

         1) 19. Yy da Osmanlıda batılılaşma hareketinin başlamasıyla bazı yeniliklere gidildiğini hepimiz biliyoruz. Bu cümleden olarak ilk defa aile hukukunu düzenlemek için; 25.10.1917 tarihinde Hukuk-ı Aile Kararnamesi adlı bir kanun çıkarılmıştır. Bu kanunda evlenme yaşı kızlar için 17, erkekler için 18 olarak belirlenmiştir. Ancak buna rağmen kanunun 4-5-6. Maddelerinden; en az 9 yaşındaki bir kız ile en az 12 yaşındaki bir erkek çocuğun, büluğ çağına girdiklerini ve kendi rızalarıyla evlenmek istediklerini beyan ettiklerinde herhangi bir kanuni yaptırımla karşılaşmalarının mümkün olmadığı da açıkça görülmektedir. Çünkü bu kanunda Kur’an-ın esas alınmadığı (Kura-ın ölçülerini ortaya koyduğumda daha iyi anlayacaksınız), sadece yukarıda isimlerini verdiğim aykırı üç alimin görüşünün esas alındığı açıkça bellidir.

         2) Din İşleri Yüksek Kurulunun 31.05.2012 tarih ve  44 numaralı küçük çocukların evlendirilmesiyle ilgili kararında evlenmek için; akıl, ruh sağlığı ve baliğ olma (büluğ çağına girme) şartı gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca zaman zaman sorulan sorulara, kurulun verdiği cevaplarda da 1917 kararnamesine atıfta bulunduğu görülmektedir. 

         Kur’an-ın bu konuda ne dediğini anlattığımda açıkça göreceksiniz. Bu kararların ikisinde de Kur’an-ın evlenme çağını rüşt çağı (reşit olma) diye bildirmesine rağmen, büluğ çağı olarak anlaşıldığı ortaya çıkmaktadır. Yani gelenekleri din yapmak adına, Kur’an-ın bile çarpıtıldığını görmek, insanın tüylerini diken diken eden dehşet verici bir olaydır. Hem de bunun din adına yapılması, inanılması çok zor gelmektedir insana. Ama maalesef yapılmıştır. Böyle bir durumda bize düşman gerekir mi? Halbuki; kültürleri, gelenekleri, geçmiş anlayışları din haline getirmek yerine hepsi kendi alanlarında değerlendirilseydi, sadece doğru olmakla kalmaz, çok da yararlı olurdu. Bu konuda Diyanetin eski meali dahil bir çok mealde Kur’an-ın rüşt çağı dediği kelimenin, büluğ çağı olarak çevrilmesi (Nisa’:4/6), hata ile açıklanabilecek bir durum olmasa gerektir.  

         Değerli okuyucularım!

         Sorunun, göründüğünden çok daha büyük olduğunu anladığınıza inanıyorum. Onun için uykularım kaçtı ve böyle bir yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü yazmasaydım; yukarıda da söylediğim gibi sadece vicdanen rahatsız olmakla kalmayacak, aynı zamanda hem insanlık hem de Allah nezdinde sorumlu olarak hayata devam edecektim. Ama şu anda saat gece 03:40 oldu. Kur’an-ın ne dediğini de sonra yazarak bu yazıya eklemek üzere, müsaadenizi istiyorum.

         10 / 12 / 2022  –  Zübeyir ÇÖMLEKÇİ

 

SANMAYIN, YALNIZ BİZDE VAR! 

AMA HERKES, ÖNCE KENDİ EVİNİ TEMİZLEMELİ.

ABD'de 'çocuk yaşta evlilik' üzerine araştırma yapıldı

Not: Bu fotoğraf; ABD de yapılan çocuk evlilikleri ile ilgili bir araştırmadan alınmıştır.

         Geleneksel anlayışı özetledikten sonra, gelelim konuyla ilgili Kur’an-ın ne dediğine! Bu konuda çok iyi bilinmesi gereken ilk ayet (Nisa’:4/6) olacaktır. Çünkü bazen gözden kaçırarak, bazen de anlamını yanlış vererek, Kur’an-ın erken yaşta evliliğe onay verdiğini düşündükleri ayetlerden biri budur. O zaman ayet ne diyor önce ona bir bakalım:

          “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetin) deneyin! Onlarda bir rüşt (reşit olma) görürseniz, mallarını kendilerine verin! … Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman onlarla ilgili şahit bulundurun!...” (Nisa’:4/6).

         Kur’an-ın erken yaşta evliliğe izin verdiğini söylemek için yanlış tercüme ettikleri rüşt kelimesidir. Dilimize de buradan geçmiştir. Gerek kültürümüzde var ola rüştünü ispatlamak, gerekse yasalarımızdaki reşit olmak kavramıyla anlatılmak istenen şey tam da budur. Bu durumda Kur’andan kesinlikle erken yaşta evlilik izni çıkmaz. Hatta bırakın izin çıkmasını, erken yaşta evliliğin önüne de kapatmış olur. O zaman nasıl oluyor da Kur’an-ın erken yaşta evliliğe izin verdiğini söyleyebiliyorlar? Diye sorduğunuzu duyar gibiyim. İşte sorun tam da burada başlıyor. Çünkü adeta ayete operasyon çekercesine, rüşt kelimesini büluğ çağı diye tercüme ederek istedikleri sonuca ulaşmaktadırlar. Ayrıca bazı meallerin de; bir akıllanma görürseniz diye, net olmayan bir anlam verdikleri görülür. 

         Evet büluğ çağı da bir sınırdır / değişimdir. Ama olgunluk değil, ilk çocukluk döneminden çıkma değişimidir / sınırıdır. Halbuki reşit olma; olgunluk açısından bir değişimin sınırıdır. Başka bir anlatımla bu durum; insanın fiziki ve ruhsal tüm benliğinin gelişmesi ve olgunlaşması ile ilgili bir dönüm noktasıdır. Buna göre reşit olan kişi, birey olmanın gereği tüm iş ve işlemlerini, gerek bağımsız olarak gerekse birlikte / ekip halinde yapabilen insandır. Böylece; hesabını-kitabını yapan, gelir-gider dengesini kuran, her türlü varlığını sevk ve idare eden, fayda-zarar muhasebesini yapan, hak-hukuk anlayışını kavrayan, herhangi bir olayda taraf veya şahit olan, hayatıyla ilgili kararları bağımsız olarak alan ve uygulayan, herhangi bir konuda üzerine aldığı görevin yetki ve sorumluluğunu kullanan insandır. Büluğ çağına girdi diye bir çocuk bunları yapabilir mi? Yapabilir diyenin aklından zoru olması lazım. 

          Çünkü böyle anladığınız takdirde büluğ çağına giren bir çocuğun şunları da yapacağını kabul etmiş olursunuz:

          -Okullarda muhatap doğrudan öğrencinin kendisidir, velisine gerek yoktur. 

          -Seçme ve seçilme hakkına sahiptir.

          -Hayatıyla ilgili tüm kararları tek başına alıp uygulayabilir.

          -Askerlik yapabilir.

          -Ailesinden bağımsız, istediği gibi istediği yerde yaşayabilir.

          -Geçimini sağlamak için çalışıp kendini geçindirebilir.

          -Kendisine miras kalan malı-mülkü, istediği gibi kullanabilir. 

          -Her türlü hukuki olayda koşulsuz bir şekilde müstakil olarak taraf da (sözleşme yapma) şahit de olabilir.

          -Altına imza attığı her olayın anlamını bilerek yetki ve sorumluluğunu taşıyabilir. 

         Çok basit bir bakışla bile, Nisa’:4/6 ayetine göre bunların büluğ çağına girmeyle değil rüşt çağına girmeyle mümkün olduğu kolayca anlaşılabilir. Çünkü ayet çok net bir şekilde, hem kendisine miras olarak kalan malın-mülkün sevk ve idaresini yapabilecek bir olgunluğa ulaşmadan hem de rüşt çağına girmeden bahsediyor. Onunla da kalmıyor, malı kendisine verirken (tarafların hukukunun korunması için) şahit bulundurulmasını istiyor. 

         Burada malı veren, alan ve şahit olmak üzere en az üç kişi (şahidin sayısı ihtiyaca göre artabilir) karşımıza çıkmaktadır. Malı veren veli (hami=koruyucu), alan da varis olan yetimdir. O zaman bu yetimin sözleşme yapabilecek bir olgunluğa girmiş olması, böylece; aldığı malın değerini, attığı imzanın anlamı ile olayda taraf olarak yetki ve sorumluluğunu tam olarak bilmesi gerekecektir. Bırakın daha küçük yaştakileri, büluğ çağına giren hangi çocuk bunları yapabilir? Bunu anlamak çok mu zor? Allah aşkına!.. 

         Pekiyi, sıradan insanlar bile reşit olmayla büluğa ermenin aynı şeyler olmadığını anlar ve bilirken, müktesebatımızdaki koca koca “alimlerin” anlamamış olması mümkün olabilir mi? Aklım ve vicdanım, bu soruya hiçbir şekilde ve hiçbir zaman, evet demenin mümkün olmadığını söylüyor. O zaman bu tür sorunlar neden ortaya çıkıyor ve Müslümanlar yalan yanlış bilgilerle nasıl dolduruluyor? Derseniz, din eğitiminin içinden gelen birisi olarak şunları söyleyebilirim.

         Yüzyıllardır devam eden din eğitiminde, Kur’an-ı öğrenmeden / anlamadan akla hayale gelmeyecek devasa bilgiler öğretilir. Böylece; ya Kur’an-ı anlamaya sıra gelmez ya da önce öğrettikleriyle anlaşılmaya çalışılır. O zaman da işte böyle anlamsız, tutarsız, çelişkili ve iki yüzlü sonuçlar ortaya çıkar. Hemen hemen hepinizin bildiği “Edille-i Şeriyye dörttür; dinin delilleri, kaynakları; Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas” diye bir kural vardır. Hem de başkalarının değil, tamamen bu eğitim anlayışını kuran ve devam ettirenlerin koyduğu ve inandığı bir kuraldır. O zaman ilk kaynak Kitap / Kur’an olduğuna göre, ilk öğrenilmesi / anlaşılıp bilinmesi gerekenin de Kur’an olması gerekmez mi? İşte çelişki ve iki yüzlülüğün temeli burada başlıyor. Kendilerinin koyup inandıkları kurala yine kendileri uymayarak. Çünkü Kur'an, anlaşılmak için okunan ilk kitap olmadığı gibi önce öğrenilenlerle anlaşılmaya çalışıldığı için, anlamsızlaştırılan bir kitaba dönüştürülür. Tam da burada yüzyılın bilge kralı Aliya İzzet Begoviç’i anmamak vefasızlık olacaktır. Allah rahmet eylesin, şöyle diyordu bilge kral: “Kur’an; edebiyat değil, hayattır. Anlaşılıp hayata rehber olması için gelen Kur’an-ı anlamamak için, Müslümanlar sayısız ilimler icat ettiler”

         Buna ilave olarak Kur’an; evliliğin bir akit (sözleşme) olup akitte verilen sözün ağır (sorumluluğu) olduğunu, karşılıklı hak / sorumlulukların yanında verilen sözlerin eksiksiz yerine getirilmesi gerektiğini ve ayrılma (boşanma) durumunda nafaka yükümlülüğünün olduğunu açık açık bildirir (Nisa’:4/4-20-21-Ahzap:33/49). Şimdi soruyorum. Reşit olmayan çocuklar bunları; nasıl, ne ile / hangi imkan ve şartlarla yapacaklardır?

         Bunların yanında büluğ çağına bile girmemiş çocukların evlendirilmesi ise facianın boyutunu ve şiddetini tarifi imkansız şekilde katlamaktadır. Evlenmek için büluğ çağına girmenin bile yeterli olmadığını söyleyen Kur’an-a göre; daha küçük çocuklar için evlenmeyi konuşmak, abesle iştigaldir, insafsızlıktır, vicdansızlıktır, ahlaksızlıktır, insanlık dışıdır. 

         Allah, Nisa’:4/23 ayetinde evlenilmesi haram olanları sayıyor. Bazı insanlar bu kadar mı beyinsiz ki, henüz büluğ çağına bile girmemiş çocukları, haram-helalle yükümlü tutuyorlar. Çocukların din-imanla sorumlu olmadıklarını da mı bilmiyorlar? Nerede ve kimin çocuğu olarak dünyaya gelirse gelsin, Kur’an-a göre her çocuğun melekler kadar temiz ve masum olduğunu da mı anlamıyorlar?

         Ayrıca Allah kendini koruyan kadınlardan bahseder (Nisa’:4/24-Haşr:59/14). Burada korunma için Kur’an-ın; “Hıs” kelimesini kullandığı görülür. Bu kelimenin anlamı kale demektir. Yani Allah, kadınların kale gibi kendilerini korumalarını ister. İnsana sormazlar mı? Hangi çocuk, kendini bu kadar sağlam koruyabilir? Bir çocuğu yapamayacağı bir işle sorumlu tutmak, ADİL olan Allah’ın yapacağı bir şey midir? Zulmün nerelere gittiğini fark ediyor musunuz?

         Bütün bunlara rağmen müktesebatımız, çocukların evlendirilebileceğine dair fetvayı neye dayanarak vermişlerdir? Derseniz. İşin o boyutunun çok daha vahim olduğunu üzülerek söylemek zorundayım. Çünkü o konuda çelişki ve ikiyüzlülükten de öte haşa Allah’a din öğretme vardır. Bu sözümü, kastını aşan bir açıklama olarak görenler; mezheplerin delil olarak aldığı, boşanan kadının iddet beklemesiyle ilgili şu ayeti, tam anlayarak lütfen kulaklarına küpe yapsınlar.

          “Kadınlarınızdan adetten kesilmiş olanların bekleme süresi üç aydır. Adet görmeyenlerin durumu da aynıdır. Hamile olanların bekleme süresi ise doğum yapana kadardır…” (Talak:65/4).

         Dikkat ederseniz ayette üç grup kadından söz ediliyor. Birincisi adetten kesilmiş olan (menopoza girmiş), ikincisi adet görmeyen, üçüncüsü de hamile olan. Konumuzu ilgilendiren ikinci gruptur. Yani hastalık vb sebeplerle adet görmeyenler. İşte burada ayete tam anlamıyla operasyon çekiliyor. Şöyle ki:

         Allah Adet görmeyenleri; “Lem Yehızne” kelimesiyle ifa ediyor. Halbuki müktesebatımız, hatta bugün bile meallerin bir kısmı bunu; “Henüz adet görmeyenler” diye çeviriyor. Doğal olarak henüz adet görmeyenler de çocuklar oluyor. Ancak gramer kuralı gereği henüz adet görmeyenler diye çevirebilmek için bu kelimenin “Lem Yehızne” değil, “Lemma Yehızne” şeklinde olması gerekir. Çünkü “Lem” edatı; dili ve mişli geçmiş zamanın olumsuzu için kullanılır. (Buna cahd-i mutlak denir.) “Lemma” edatı ise; şimdi (yeni) bitmiş zamanın olumsuzu için kullanılır. (Buna da cahd-i müsteğrak denir.) Dolayısıyla henüz anlamını “Lem” edatı değil “Lemma” edatı verir. “Lemma” edatı, başına geldiği muzari (şimdiki, geniş ve gelecek zaman) fiilin zamanını maziye (geçmişe), anlamını da olumsuza çevirir. Onun için de fiilin henüz olmadığını ama olmasının beklendiği anlamını kazandırır. Bunun yanında çocukları, “adet görmeyenler” grubuna dahil etmek de mümkün değildir. Çünkü zaten adet görmediği için çocukturlar. Onun için bu grup sadece; önce adet gören sonra çeşitli sebeplerle göremeyenleri kapsamaktadır.

         Şimdi ben soruyorum. Ayet bu kadar açıkken kafalarındaki anlamı verebilmek adına, ayette olan bir edatı olmayan bir edatla değiştirmek, Allah’a din öğretmek değilse nedir? Hem de Kur’an; “De ki; Allah göklerde ve yerde olanları bilip dururken, siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz. Allah, her şeyi bilendir.” (Hucurat:49/16) diye açık açık uyardığı halde.

         Mezheplerin ayrıca Muhammed Aleyhisselam’ın Aişe validemizle 9 yaşında evlendiğini ileri sürerek bunu da delil getirdikleri görülür. Ancak tarihi verilere göre bu kesinlikle doğru değildir. Bir çok kaynakta konuyla ilgili doğru bilgi bulabilir. Ama ben yine de, herkesin kolayca bulabileceği bir kaynak vereyim. Diyanet yayınları arasında çıkan Ali Hikmet Berki ve Osman Keskioğlu tarafından hazırlanan “Hatemü’l-Enbiya Hz.Muhammed ve Hayatı” adlı eserde konuyla ilgili açıklama vardır. Özetle durum şudur: Aişe validemizin, ablası Esma ile aralarında 10 yaş fark olduğu, Esma’nın da hicretin 73.yılında 100 yaşında vefat ettiği iyi biliniyor. Buradan hareketle Aişe validemizin en az 18 yaşında olduğu ortaya çıkıyor. Hatta bazı kaynaklar, takvimler arasındaki farklılıkları dikkate alarak, 17 ile 21 yaş arasında olduğunu belirtirler.

         Kaldı ki; Nebimiz Muhammed Aleyhisselamın sözlü ve fiili uygulamaları; mezheplerin görüşlerinin tam aksine, ilk defa evlenecek kızın onayı olmadan evlendirilemeyeceği (ailenin kızla birlikte karar vermesi), daha önce evlenip ayrılmış olan kadının ise, tamamen kendi iradesiyle (kimse karışmadan) evlenebileceği şeklinde olduğu bilinen gerçeklerdendir.

BIRAKIN ÇOCUKLUKLARINI DOYA DOYA YAŞASINLAR!

Resim

        Bakmayın elbiselerinin kirli ve eski olduğuna. Onlar; melekler kadar güzel, ana sütü kadar temizdirler.

        Kur’an-ın aydınlığında yeniden buluşmak dileğiyle…

        11 / 12 / 2022  -  Zübeyir ÇÖMLEKÇİ


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —