Kalbindeki Putları Kır ve Evine Dön
İnsan, bu koca evrende kendini yapayalnız hissettiğinde bir yerlere tutunmak, bir aidiyetin sıcaklığına sığınmak istiyor. Bir davanın neferi olmak, bir partinin bayrağını sallamak, bir gücün gölgesinde soluklanmak... Sanıyoruz ki bir yere "ait" olursak, o içimizdeki uçsuz buçaksız boşluk dolacak, o sessiz korku dinecek. Oysa hayatın bize kurduğu en ince, en görünmez tuzak tam burada gizli: İnsan, büyük bir davanın içinde kendini yüce sandıkça aslında daha kolay yönetilir hale geliyor. Dava büyüdükçe, duygular kabardıkça insanın köleliği de sessizce artıyor. Çünkü bir kalıba girdiğin an, yaşamayı ve düşünmeyi bırakıyorsun. Jiddu Krishnamurti’nin dediği gibi, bir yere ait olduğun an duvarlarını örmüşsündür. Oysa hakikat, hiçbir grubun, hiçbir kavmin veya ideolojinin mülkü değildir; o bayraklardan daha eski, sloganlardan daha derindir.
"Ait olmak, çoğu zaman korunmak değil, kullanılmaktır."
Bugün etrafımıza baktığımızda sadece isimlerin değiştiğini görüyoruz. Dün padişahların kulu olanlar, bugün mafya babalarına "reis" diyor; dün şeyhlerin peşinden sorgusuz gidenler, bugün "milliyetçilik" ya da "dava" adı altında devletin ayak takımı olmayı şeref sayıyor. İsimler değişiyor ama insanın birilerine kulluk etme, kendi aklını bir kenara bırakıp bir otoriteye teslim olma alışkanlığı pek değişmiyor. Çünkü ait olmak, çoğu zaman korunmak değil, kullanılmak anlamına geliyor. Oysa farkındalığı yükselen, gözündeki o toplumsal perdeyi indiren insan, artık kalabalıkların sıcaklığına değil, o sıcaklığın arkasındaki gizli niyetlere bakmaya başlar. İşte o an anlar ki; gerçek mutluluk bir yapının parçası olmakta değil, insanın kendi özüne dönmesindedir.
"Bir davaya ait olduğunda sadece o davanın sınırları kadar varsındır; ama hiçbir yere ait olmadığında tüm varoluşla birleşirsin."
Bu öze dönüş yolculuğu, sanıldığı gibi korkutucu bir kimsesizlik değildir. Aksine, çoğu insanın "yalnızlık" deyip kaçtığı o sessizlik, aslında insanın kendi kendisiyle kalabalıklaşmasıdır. Osho’nun hatırlattığı gibi, kalabalık size sahte bir güvenlik verir ama karşılığında özgürlüğünüzü çalar. Hakikat ise sizi yalnızlığa davet eder; çünkü özgürlük ancak o yalnızlığın içinde çiçek açar. Bir yapıdan koptuğunda hissettiğin o boşluk, aslında parçalanmış ruhunun bir araya gelme sancısıdır. Buda’nın "kendi ışığını kendin yak" çağrısı, ancak dışarıdaki sahte ışıklar söndüğünde bir anlam kazanır. Kalabalıkların gürültüsü dindiğinde, kendi kalbinin atışını ve o ilahi fısıltıyı duymaya başlarsın. Bir davaya ait olduğunda sadece o davanın sınırları kadar varsındır; ama hiçbir yere ait olmadığında tüm varoluşla, bütünle birleşirsin.
"Yalnızlık, kimsesizlik değildir; ruhun kendi parçalarıyla buluştuğu o sessiz evine dönme anıdır."
Kur’an’ın o radikal ve sarsıcı çağrısı da tam bu noktada yükselir. O, insanı sadece taştan putlardan değil; zihninde kurduğu, kutsallaştırdığı o dokunulmaz otoritelerden de özgürleştirmek ister. İnsanı kavimlerin askeri değil, hakikatin şahidi yapmak; yani onu doğrudan kaynağa bağlamak ister. Hz. İsa’nın "Göklerin egemenliği içinizdedir" dediği o kutsal oda, Kur’an’da insanın şah damarından daha yakın olan hakikatle buluştuğu yerdir. Eğer bir düzen, bir lider ya da bir din anlayışı seni bu hakikatten uzaklaştırıp bir yerlere kul ediyorsa, orada iman değil, manipülasyon vardır. Çünkü iman, bir kurumun tapulu malı değil; insanın kalbinde doğan bir bilinç, bir farkındalıktır. "Lâ ilâhe illallah" zikri de bu yüzden sadece bir cümle değildir; kalpteki bütün sahte ilahları, onaylanma arzularını ve korku prangalarını söküp atan muazzam bir temizliktir.
"İnsanın en büyük putu, dışarıdan beklediği onaydır; 'Lâ ilâhe illallah' ise bu onayın, bu sahte putların kalpten sökülüp atılmasıdır."
Kendini bir güce veya bir gruba teslim ettiğinde kalbin sertleşir, bakışın daralır. Ama bu sahte bağlardan kurtulup öze yöneldiğinde karşına Rahmân ve Rahîm çıkar. Rahmân, senin hiçbir yere ait olmana gerek duymadan seni kuşatan o sınırsız, karşılıksız sevgidir; nefes alırken senden kimlik sormayan merhamettir. Rahîm ise, sen kendi içine döndüğünde, o sessiz yalnızlığında sana el uzatan, seni olgunlaştıran şefkattir. Bu iki ismin sıcaklığına sığınan insan, artık dünya üzerinde bir yerlere yaranma ihtiyacı duymaz. Zaman, er ya da geç bütün perdeleri indirecek ve putlaştırdığın o güçlerin seni nasıl yapayalnız bıraktığını gösterecektir. Yolun sonunda sadece sen ve kalbin kalacaksınız. Öyleyse gel, daha vakit varken o görünmez bağları çöz. Kalabalıkların sahte sıcaklığından kaç ve kendi içindeki o görkemli yalnızlığa, yani gerçek evine dön. Unutma; kalbi hiçbir gücün, hiçbir yapının esiri olmayan insan, dünyanın en özgür ve en huzurlu insanıdır.
"Kalbi hiçbir gücün, hiçbir düzenin esiri olmayan insan, yeryüzünün en bütünlenmiş ve en hür insanıdır."
Yazar Soner Atabek


