Şöyle diyebilirler:
Doğdu, okudu, düşündü, yazdı.
X X X
Sokrates’in hiçbir şeyi yoktu.
Tastan bir evi, karısı, kızları vardı.
Atina sokaklarında dolaşır durur, gençlerle konuşur ve hep soru sorardı.
Bitimsiz soruları egemenleri, zenginleri, erki rahatsız etti.
Var olan düzeni sarsıyordu sorularıyla Sokrates.
Onu baldıran zehri içerek ölüme mahkûm ettiler.
Çağlar sonra, onu ölüme mahkûm edenlerin esamisi okunmuyor ama Sokrates hâlâ anılıyor, eserleri okunuyor, yaşıyor.
X X X
Yalnız olabilmek için, bir kişiye daha ihtiyacı vardır insanın.
Çok değil, sadece bir kişiye.
X X X
Dünyanın neresinde doğarsak doğalım…
Annemiz, babamız, dinimiz, devletimiz el koyuyor hayatımıza.
Tutsaklık doğar doğmaz başlıyor yani.
Bize kimliğimizi giydiriyorlar. Çoğumuz bu zorunlu kimliğimizle sürdürüyoruz yaşantımızı.
Bazılarımız ise yeni kimlikler, yeni giysiler edinmek, giymek istiyor.
Sıradan insanlarla…
Sıra dışı insanlar…
X X X
Alman yazar, epik tiyatro kuramcısı Bertolt Brech, bir oyununda şöyle der:
“Ne yazık, kahramana ihtiyacı olan memlekete.”
Yazık ki yazık!
Ülkemizden biliriz.
En çok kahraman çıkaran ülkemizde diktatör eksik olmaz.
X X X
Hangi ülkenin tarihine bakarsanız bakınız ki bu onların tarihidir-kocaman yalanlar yaratmış, o yalanlarla yönetilmişlerdir. İşlerine gelmeyen şeylerden söz etmez, onları siler hemen bu yalancı tarih.
Gerçek mi?
Ne zaman ve kimin gerçeği?
X X X
Tarih, geçmişi anmaktan ibaret olmalıdır.
X X X
İşsizliğin, açlığın ve korkunun kol gezdiği dönem…
Sığınmışız umutsuzluğumuzu besleyen bu sömürücü, işbirlikçi düzenbazların uğursuz düzenine.
Hep söyletilen şu kahredici sözcük: “Başka çaremiz mi var?”
Teslimiyet ve acılı ölüm.



