Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş…
Derviş dervişi tekkede; ayyaş ayyaşı meyhanede…
Buna benzer ne kadar değiş varsa, arka arkaya sıraladı içinden.
Ha bide, ‘boyu boyuna, huyu huyuna’ uygunda vardı deyip, güldü.
Gülüşünü kimse görmesin diye de, ağzını eliyle kapadı.
Güldüğüne bakmayın. İçinde gözyaşı saklı gülmelerdendi.
Daha yarım saat önce Hakime Hanımın karşısında ‘Evet’ diyerek, evliliğini sonlandırmıştı.
Ona sorsan iki Evet arası 1 metre, 1 gün bile değildi.
İlk Evet ile son Evet arası, hangi formülle ölçülürse ölçülsün, hız, eşittir, yol bölü zaman, olmuyordu bu hesapta.
İlk Evet değişinde içinde uçuşan kelebek, yine kanat çırpıyordu.
Tıpkı tırtılın ‘Koza’ örmesi gibi, yıllar içinde içine hapsedildiği ‘Kozan’dan’ kelebek olarak çıkmıştı.
Takvimlere göre değil,
Yüreğindeki müziğe göre yaşamayı öğrenmek için, kendi ‘Acı Eşiğinde’ çekmişti acıları.
Acı eşiği yüksek, algı eşiği düşüktü.
Yüksek dozda acılar çekmişti…
Acı çekmek! Çekmek fiili?
Acıyı kendine mi çekmişti ki?
Kafası eşiklerde, ayağı kahve içmek için gittiği, kefenin eşiğine takıldı birden zıpladı…
Gülüşünü saklamadı bu kez,
İçinde gözyaşı yoktu çünkü.
Nice acı kahveler içmişti kırk yıllık hatırları saklayarak. Ama bu kahve farklıydı.
Kendi kırk yıllık hatırına içecekti.
Hadi bakalım dedi.
Uçtun artık kozandan, ne kanatlarının rengi, nede bir gün denilen ömrü umurunda değildi uçmuştu ya kelebek olup!
Kozada geçirdiği 3 yılı düşündü: ‘Hastalık; alışamadığı yeni ev, yeni iş, yeni eş, yeni çevre,
Hele alkol kokulu geceler, çocuk korkulu geceler yok mu?
Bazı geceler o kadar korkardı ki; gece yarısı kilidin içinde dönerek açan anahtar, onun tüm duygularını kapatırdı inadına.
O mekanik sese duyarlı kulakları, anahtar sesi radarına girince, usulca yatağında kıvrılır, korkusuna sarılırdı çocuk gibi. Bir an evvel sabah olsun, evden kaçsın isterdi.
Oysa hiç korkmamıştı, çocukken karanlıktan. Bu karanlık başka karanlıktı. İki ‘Evet’ arası karanlığı…
Başında bir ‘Erkek olsun’ demişlerdi. O da ‘Evet’ demişti…
Bu kez de, yaşananlardan sonra bu adamı başında ne yapacaksın demişlerdi. Yine ‘Evet’ demişti…
İki ‘Evet’ arası; uçurum, yalnızlık, korku, onursuzluk (babası öyle demişti!) boşa kürek çekmeler, gidip gidip varamamalar.
Bileğine takıldı gözü, kahve fincanını ağzına götürürken, “Onur Yarasıydı” baktığı dikiş izi…
Dikiş atan doktora ‘Dünyanın en pahalı kumaşını dikiyorsun’ diyerek, ilk kez kendi cümlelerini kurmuştu.
Arkası gelmiş, kurduğu cümlelerle; Evet’e yaklaşmıştı her kelime ile…
Kutlama kahvesinin yanında ikram edilen, kurabiyeyi attı ağzına…
Hıımmm….
Portakallı kurabiye… En sevdiği…
Şansı dönmüştü işte.
EVET‘ te bir ‘HÂYIR’ vardı.
İnandı…