
Merhaba Bandırma, Ben Geri döndüm!
Bazı şehirler insanın doğduğu yerdir. Bazıları büyüdüğü. Bandırma benim hem dizimi ilk kanattığım, hem ilk alkışımı aldığım, hem de ilk hayal kurduğum yer. Hem doğduğum, hem büyüdüğüm yer. Günaydın Mahallesi, Hacı Yusuf, Livatya, “çarşı” doğal habitatımdı.
Bandırma’da doğdum. Yirmili yaşlarımın ilk yıllarına kadar Bandırma’daydım. O yaşlarda insan ya âşık olur ya devrim yapar ya da benim gibi hem müzisyenlik hem radyoculuk yapıp “ben galiba bu işlere bulaştım” der. Mikrofon başında sabahladım, sahnede terledim. Hayatla ilk ciddi kapışmalarım Bandırma’da oldu. Hatta kapışmak değil, bazen bildiğiniz güreştik. Bir sürü kazık yedikten sonra, tebdili mekân iyidir dedim Sonra Çanakkale’ye gittim. Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Ana Bilim Dalı Resim Bölümü mezunuyum. Okul bitince şehrime döneyim dedim, bir sürü tuhaflık oldu. Vazgeçtim. (bunlar önemli konular, sonra anlatacağız) “Bu işin geçmişi ne?” dedim, Sanat Tarihi’nde yüksek lisans yaptım. Yetmedi. “Tarihin kendisine de bir bakayım” dedim, İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdim. Kısacası merak duygum bana üç diploma aldırdı.
Hayatım boyunca en çok çocuklar için ürettim. Bine yakın çocuk kitabı resimledim. Yine bine yakın kitap kapağı çizdim. 133 tane de ( sayısını tam olarak bilemiyorum) hem yazıp hem çizdiğim çocuk kitabım var. Evet, ben de bazen sayıyı duyunca kendime dönüp “Ne ara?” diyorum. Çocuklar sağ olsun, beni boş bırakmadılar. Yetişkinler için de iki roman yazdım. Dört tane kalın kalın çizgi roman yaptım. Ama ne zaman bir çocuk kitabı çizemeye başlasam, içimdeki 8 yaşındaki çocuk mikrofonu alıyor: “Hadi başlıyoruz” diyor.
Bir dönem akademisyendim. Ciddi gibi durup içimde havai fişekler patlayan biri oldum. Hatta bazen kravat taktığım bile oldu. Yürümedi tabi. Ama kaderin cilvesi, bugün uluslararası puzzle (yapboz) illüstrasyonu alanında dünyanın sayılı çizerleri arasında anılıyorum söylemesi ayıptır. Amerika ve Avrupa’da binlerce parçalık yapboz kutularının içinde benim çizdiğim dünyalar var. İnsan tuhaf hissediyor; birileri masanın başında 1000 parçayı birleştirirken benim kurduğum hikâyenin içinde kayboluyor.
Karikatür de çizdim. Ulusal yarışmalarda ödüller aldım. Ama uluslararası yarışmalarda daha çok sergilendim. Demek ki esprilerim pasaportluymuş. Çizgi bazen kelimeden daha hızlı yol alıyor. Malum konular…
Benim üretim anlayışım biraz karışık ama lezzetli bir çorba gibi: sanat eğitimi, tarih bilgisi, pedagojik yaklaşım ve sahada çocuklarla birebir temas. Uzun yıllardır çocuklarla çalışıyorum. Bir hikâye yazdığımda ya da bir karakter çizdiğimde, onu doğrudan çocuklara gösteririm. Surat ifadelerinden anlarım: “Olmuş mu, olmamış mı?” Çocuk en dürüst editördür. Beğenmediyse gözünden kaçmaz.
Şu anda ilkokul ve ortaokul öğrencilerine temel sanat, dijital sanatlar, çizgi roman ve karikatür dersleri veriyorum. Devlet okullarında ve özel okullarda atölyeler yapıyor, imza günlerinde çocuklarla buluşuyorum. Bir yandan da müziğe devam ediyorum. Pikap adlı grubumla İzmir ve çevresinde caz ve blues çalıyoruz. Yani gündüz çocuklara perspektif anlatıp akşam sahnede doğaçlama solo atıyorum. Kısacası ben; Bandırma’dan çıkmış, dünyayı dolaşmış ama hâlâ içindeki mahalle çocuğunu susturamamış bir çizerim.
Şimdi yıllar sonra, yine Bandırma’ya bu kez yazılarımla dönüyorum. Belki kısa bir süre içinde 48 yaşında olan bu bedeni, 15 yaşımdaki kafamla beraber Bandırma’ya taşırım. Burası sürpriz olsun. Bazen sanat konuşacağız. Bazen tarih. Bazen bir çocuğun kurduğu hayalin nasıl bir dünyayı değiştirebileceğini. Bazen de kalemimin keskin tarafını çevirip, Zülfü yâre dokunacağım, kimse kusura bakmasın artık. Neden mi?
Orta ya da küçük ölçekli bir kentte kültür-sanat çalışmaları “ekstra” değildir; tam tersine, o kasabanın ruh sağlığıdır. Çünkü kültür ve sanat, insanlara yalnızca vakit geçirecek bir etkinlik sunmaz; birlikte düşünme, birlikte gülme, birlikte hayal kurma alanı açar.
Küçük yerlerde herkes birbirini tanır ama herkes birbirini gerçekten anlamaz. Sanat o aradaki boşluğu doldurur. Bir tiyatro oyunu, bir sergi, bir konser, bir çocuk atölyesi… İnsanları aynı mekânda, aynı duygu etrafında buluşturur. Ortak hafıza üretir. Bir kasaba için bundan daha kıymetli bir yatırım yok bence.
Kültür-sanat aynı zamanda gençlerin “burada da mümkün” demesini sağlar. Eğer bir çocuk yaşadığı yerde bir sergi görebiliyor, bir müzik dinleyebiliyor, bir atölyeye katılabiliyorsa; hayalini sadece büyük şehirlere taşımak zorunda hissetmez. Bu, göçü durdurmaktan bile daha güçlü bir şeydir: Aidiyet üretir. Canlı bir kültür hayatı, kente hareket getirir. İnsan çeker, üretim çeker, merak çeker. Ama en önemlisi şudur: Kültür-sanat bir kentin aynası değil, pusulasıdır. Sadece kim olduğumuzu göstermez; nereye gidebileceğimizi de işaret eder. Tam da bu yüzden kültür-sanat meselesi “olsa da olur” bir başlık değildir.
Bir kasabada yol yapılır, kaldırım döşenir, açılışlar olur. Bunlar elbette gereklidir. Kimse çamurun içinde yürümek istemez. Ama şunu da kabul etmek gerekir: Yollar insanı bir yere götürür; kültür-sanat ise insana yön verir, çocuklara bir gelecek hazırlar.
Yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kültür-sanat çalışmalarına, en az asfalt kadar ciddi yaklaşması gerekir. Çünkü beton fiziksel zemini, sanat ise zihinsel zemini düzeltir. Bir kent sadece düzgün kaldırımlarla değil, düşünebilen, üretebilen, hayal kurabilen insanlarla yükselir.
Burada zaman zaman bu meselelere değineceğim. Sadece dışarıdan parmak sallayarak değil; işin içinden gelen biri olarak, gerektiğinde kendimizi de işin içine katarak. Çünkü öz eleştiri yapmadan ilerleme olmaz. Hepimiz aynı gemideyiz, (bu lafı da hiç sevmem, bunu söyleyen adam ya sizi kazıklamaya çalışıyordur ya da bir çıkarı vardır) Neyse, yani evet, yol yapalım. Ama o yoldan geçecek hayalleri de ihmal etmeyelim. Kısacası; bir kentte kültür-sanat lüks değil, geleceğe atılmış en sessiz ama en güçlü imzadır.
Bandırma, hazır mısın?
Ben geldim.